15 Mart 2011 Salı

Dünya Varmış !



Nihayet bloglara konan erişim yasağı kaldırıldı.

Ben de şu yılan hikayesine dönen Tahran gezimi anlatıp bitirebileceğim yakında.

7 Mart 2011 Pazartesi

Ne İş???

Senegal dünyanın en fakir ülkelerinden. Kişi başına $1700 düşüyor. Millet fakirlikten açlıktan kırılıyor. Daha önceki postlarımda belirttiğim gibi, ülkede bir demokrasi var ama büyük ölçüde lafta kalıyor.

Bütün bunlara rağmen Senegal'de youtube da açık blogspot da. İnternette yasak yoktu benim görebildiğim kadarıyla.

Buna karşılık, habire dünyanın 17. veya 16. büyük ekonomisi olmakla övünen Türkiye'de bir sürü sayfa ve site yasaklı.

Bu antik beyinliler yüzünden ktunnel ve vtunnel Türkler'in en çok ziyaret ettiği sayfalar haline geldi.

Bu ülkede internet konusunda karar verici ve uygulayıcı konumunda olanlar yuhalanmayı sonuna kadar hak ediyor.

Zeka Problemi

Türkiye'deki kimi zeka özürlüler yüzünden bloga erişemiyorum. Blogspot'a erişim yasağı kaldırılana kadar "yallah tayzik" demekten başka yapacak birşey yok.

1 Mart 2011 Salı

Tehran 3

Pehlivan tefrikasına dönen İran ziyareti yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.

Esenboğa'da Vip Salonunda, kenarda oturmuş beklerken sıkıldım, biraz ortalıkta dolaşayım dedim. Ellerim ceplerimde öylece dolaşırken, bir anda bir hareketlenme oldu.

Koyu renk takım elbiseli birtakım adamlar carı carı (Kayseri ağzında hızlı hızlı, acele acele) adımlarla pistten gelip salona daldılar. Ben de haliyle kimdir bunlar diye bakmaya başladım.

Sonra bu öncü kuvvetleri müteakiben içeri daha bir oturaklı bir adam girdi ama -oturaklı olduğu için- hızlı hızlı yürümüyordu. Belki de adam hızlı yürümediği için oturaklıydı. Bilemiyorum.

Fakat bu sonradan giriş yapan şahsiyet acayip şekilde tanıdık geldi. Öyle karşı komşu filan gibi değil; ama işte aşinalık var. Kimdi bu yahu filan derken adam kafasını sağa sola çevirdi ve zınk diye beni gördü. Görür görmez de başıyla selam verdi. Ben de selamı aldım; vatandaş yine aynı vakur adımlarla havaalanından çıktı ve kendisini bekleyen makam arabasına binip gitti.

Sonra yanıma havaalanının güvenliğinden sorumlu tip geldi. Zaten o noktaya kadar adamla check-in ve bavullar meselesi dolayısıyla haddinden fazla muhatap olduğum için bir samimiyet tesis edilmişti. Sanırım bu samimiyete güvenen güvenlikçi de -güvenen güvenlikçi ne komik oldu- gelip bana bilgi vermek ihtiyacı hissetti.

Meğer o vakur ve ağır eleman hayvancılık bakanı imiş. Hele tanıdık geliyordu. Gerçi tarım filan gibi işlerle meşgul olan birisi değilimdir ama televizyondna filan herhalde gözüm ısırdı.

Neyse bu önemsiz macerayı anlattım; şimdi sıra iran havayolları ile tahran yolculuğunu anlatmakta ama işim olduğu için gelecek sefere.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Tehran 2

Madem EİT/ECO denen salak örgüte sövmeyi bitirdim, ve aynı zamanda örgütü tanıtma işini de aradan çıkardım, artık Tahran gezimi anlatmaya başlayabilirim.

Elbette her gezi, geziye başlamadan önce başlar. Yani zihinde. Hayatımda Elazığ'dan doğuya gitmiş biri değildim. O nedenle biraz coğrafi olarak Doğu'ya gidecek olmanın hazırlığını yaparak başladım.

Sonra da tabii dil. Farsça güzel bir dil. Konuşamıyorum ama İranlılar'ın konuşmalarından ve Osmanlıca derslerinden bu dilin hem kulağa hoş geldiği, hem de kullanışlı, işlek ve zengin olduğu sonucunu çıkartmıştım.

Havaalanına gittim. Tabii başkanla seyahat edecek olmanın getirdiği bir yan kazanç -added benefit- olarak vip salonunu kullanacaktım. Hayatımda daha önce vip salonuna girmediğim için biraz meraklıydım. Eh bir de elimde başkanın da bavulları olunca hayli tuhaf bir görüntü oluşturdum. Elinde ağır bir el bavulu, iki adet takım elbise çantası/askısı ve bir orta boylu bavul olan ve bunları zar zor taşıyan herkes vip'te tuhaf kaçar. Eh, bavulunu bana taşıtanlar düşünsün.

Bu şekilde vip salonuna geldim, ama salondaki dinlenme odalarına gidemedim çünkü bizim başkan biraz rüzgar gibi geçti kıvamındadır. Pat diye içeri girer, seni göremezse ortalıkta, sen kaybedersin. Öyle kızıp bağırıp çağıracağından değil; kendi hızla uçağa doğru harekete geçer, sen ortada kalırsın nereye gitti diye. Bu nedenle vipteki güzel dinlenme salonları yerine giriş holünde duvar dibindeki oturacak yerlere çömeldim alaturka tarz (alaturka tuvalette sıçma pozisyonu).

Bu sırada da vip salonuna gelen giden tipleri seyretmeye başladım. Vip deyince insan bakan milletvekili filan gibi kelli felli adamlar bekliyor. Ama vipe gelenler arasında genç kızlar, moruk tipler, küçük çocuklar, kokonalar filan vardı benim gördüğüm. Sonra da düşündüm, adam büyükelçiyse çok normaldir ki bir kokoş karısı olacak, hele emekliyse yeme de yanında yat. Eh, devletimiz ne de olsa memur devleti.

Bu tip alakasız insanların sırtını devlete dayamak suretiyle bir şekilde elde ettiği avantayı kaptırmamak için her türlü taklayı atmaktan kaçınmadığı "güzel ve yalnız ülkem"in Esenboğa Havalimanın'da bulunan vip salonunda bir anda bir hareketlenme oldu.

Ama ben sizlere vip salonunun ne işe yaradığını anlatmadım ki. Önce onu anlatmalıyım ki, o sıkıcı salonda neden beklediğimi/bekletildiğimi, bir sürü kokonanın, kadayıf olmuş memur eskisinin ve bunların beyaz sülbünün neden vipten geçmek için yırtındıklarını, bunu bir ego meselesi yaptıklarını anlayabilesiniz.

Normalde uçağa binmeden önce check-in yaptırıyorsunuz. Bunun için zaman zaman sıraya girmek icap ediyor, zira havaalanları bir tek size hizmet vermiyor. Genelde havaalanlarında aynı anda binlerce insan oluyor, if not tens of thousands. Bu kadar adamın bir kısmı da aynı havayolunu kullanınca, check-in için ister istemez bir sıra oluyor.

Check-in sonrasında uçağa binmek için hareket ediyorsunuz. Hele hele yurtdışına gidecekseniz paaport kontrolünden geçmeniz gerekir ki, takdir edersiniz, bu da yeni bir kuyruk demek.

Sonra da uçağa biniş saatine kadar bir süre bekleme salonunda bekliyorsunuz.

Bütün bunlar hakikaten yorucu ve sinir bozucu olabiliyor. İşinizi gücünüzü bırakıp bilmem kaç saat önce havaalanına gidiyorsunuz, her türlü işleminiz bittikten sonra da sıkışık salonlarda bekleyip duruyorsunuz.

İşte bu vip olayında, check-in vs gibi işler için sıra yok. Uçağa binmek için 3 saat önceden havaalanına gelmek de yok. Yarım saat önce teşrif etmek kafi. Zaten vipseniz taşaklı bir adam olduğunuz varsayılıp işleriniz kolaylaştırılıyor, biri bagajınızı alıyor öbürü check-in için size yanaşıyor, zaten vip için ayrı araç var, salon desen kahve çay ibadullah. Koltuklar rahat.

Ortam öyle süper ki, cumhurbaşkanının emrine tahsis edilmiş bir salon bile var vipte. Yani sadece kendisi ve konukları burayı kullanabiliyor.

İşte benim gibi yancı olarak vipe gelenler de wtf diyip sağa sola bakıyor.

Neyse, vip salonunda meydana gelen hareketlenmeyi anlatacağım ama gitmem gerek. Gelecek sefere inşallah, dinimiz yarabbim amin.

25 Şubat 2011 Cuma

Tehran


Senegal'den avdetimin üzerinden bir ay geçmişti ki, başkan ile İran'ın başkenti Tahran'a gitmemiz gerekti.

Tahran'a gidiş nedenimiz, Türkçe adı Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ya da Örgütü, İngilizce adı ise Economic Cooperation Organization olan, Türkçe'de EİT, ecnebi dillerde ECO diye kısaltılan uluslararası organizasyon ile benim çalıştığım kurum arasında bir mutabakat zaptı imzalanacak olması idi.

Daha fazla açıklamada bulunmadan önce, bu ECO nedir onu açıklamak lazım.

ECO, 1985 yılında Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan tarafından kurulan, daha sonra Orta Asya'daki cumhuriyetlerin bağımsız olmasıyla beraber onların da üyeleri arasına katıldığı bir uluslararası kuruluş. Merkezi Tahran. Üye profiline baktığınızda über-lüzumsuz, süper-ense, hiper-hayırsız, mega-boktan ve ultra-kıçıkırık bir olayı olduğu zaten bir çırpıda anlaşılıyor. En büyük, abi rolündeki üyesi Türkiye ve İran olan bir organizasyondan insanlığa bir hayır dokunması zaten mümkün değil. Bu bitirim ikiliye yancı pozisyonunda Pakistan'ı eklediğiniz vakit zaten Medrano sirkine eşdeğer bir güzellik yarattığınızı gururla farkediyorsunuz.

Bizimkiler de farketmiş olacak ki, bu ahmak kuruluşa daha Irak'ı da üye yapmaya çalışıyorlar. On küsuruncu EİT zirvesi aralık ayında İstanbul'da yapıldığında zirveye yancı sıfatıyla iştirak eden Talabani'ye davet iletildi. O da kabul ediyoruz şeklinde eveleyip geveledi.

Halbuki ben Talabani'nin yerinde olsam bu soytarılığa bir son vermek adına şok edici ama şırrrak diye milletin suratına inecek tokat gibi bir hareket yapardım. Ne yapardım?

Vakti zamanında Groucho Marx üyesi olduğu bir klübe yazı göndererek şöyle demiş: "Beni üyeliğe kabul eden bir klübün üyesi olamam. İstifamı kabul ediniz."

İşte ben de Talabani'nin yerinde olsam, ömrü hayatımda bir kere düzgün, adam gibi bir iş yapar, bu lafı derdim. Irak'ı üye olarak kabul eden bir kuruluşun üyesi olarak kalamayız. Irak olarak istifa ediyoruz.... Hem de mahkeme duvarı suratlı Apê Celal (Kürtçe: Celal Amca) hayatının ilk esprisini de yapmış olur, tüm dünya basınında espri yapabildiği haberleriyle manşet olurdu.

Gerçi Irak'a gelene kadar, Afganistan ve Pakistan var ama, onlarınkini çevre yapma arzusuyla yanıp tutuşan ve çaresizlik ve arkadaşsızlıktan her önüne gelen klübe üye olup kız düşürmeye çalışan ergen psikolojisi (abazalık ile maymun iştahlılığın doyumsuz kombinasyonu) ile açıklayabiliriz.

Bu arada az önce bahsettiğim iğrenç EİT zirvesine ben de kurumumu temsilen katılmış idim -tabii başkan da vardı yani esas temsil eden oydu, ben daha çok çanta taşıyarak temsil görevimi eda etmiştim. O zirveden bir foto:

Fotoda görülen Ahmedinejad ve Karzai. Muhteşem insanların katıldığı bu zirveden başka fotolar da var ama hala fotoğraf yüklemeyi öğrenemediğim için diğerlerini sonra yüklerim -inşallah. Hatta bu yukarıdaki fotoğrafı da yükleyip yükleyemediğimi bilmiyorum şu an.

EİT neden bu kadar aşağılanmayı hak eden bir kuruluş peki?

Üyelerinin Türkiye, İran vs gibi ülkeler olması tek neden değil. Esas nedeni, bu örgütün hiçbir iş yapmaması ve bu durum bilindiği halde sırf mollalarla papaz olmamak için bu komedinin yıllardır devam ettirilmesi.

En ufağından, mütevazisinden kuruluşların bile on milyonlarca dolarlık bütçeleri olurken, EİT'in yıllık bütçesi üç (three) milyon dolar, ve -esas komik nokta burası- bu kuş yemi kadar bütçenin de yüzde doksanı personel giderlerine gidiyor. Yani adamların ekonomik işbirliği yapmak ve proje yürütmek için yılda topu topu üçyüz bin doları var.

İşte bu durumda, en azından beklenir ki, adam gibi bir proje yapsınlar bari. Halbuki bu adamlar da atom enerjisinden gümrük birliğine, hat sanatından domates tohumculuğuna kadar akla gelen gelmeyen ne kadar alan varsa hepsinde bir şekilde var olmaya, boy göstermeye çalışıyor. Yüzlerce komite, çalışma grubu, konsey vs. El atmadıkları konu yok.

O kadar faaller ki, adamların on yılda -ABD tarafından işgalinden bu yana- Afganistan'da elle tutulur biçimde yaptıkları yegane iş, Kabil Hayvanat Bahçesinin ıslah edilmesi. Şaka gibi ama unutmamak lazım ki adamların kendisi şaka gibi.

Bu arada uykum geldi, bu dangalak serüvenin devamı bir başka bahara kaldı.

18 Şubat 2011 Cuma

Valla Devam Edeceğim

Genelde vaatlerime sadık olmamam ile marufumdur. Günümüz Türkçesi ile söylersem, sözümü tuttuğum nadirdir. Sözünün eri biri sayılmam.

Bu nedenle, pek muhteşem memleketimiz Senegal'den dönüşümüzn üzerinde sağlam bir 7 ay geçmiş olmasına ve Türkiye'ye çoktan (re)aklimatize olmuş olmama rağmen, tembellik edip bloga birşeyler yazmıyordum; hem de kendi kendime yazmaya söz verdiğim halde.

Ama yazacağım. Hem de hırsla!

Neden? Çünkü işyerinden arkadaşım Emre Aktuna Pakistan'da geçen muazzam vaktini bloguna aktarmaya başlamış ve ben de her zamanki yarışçı kimliğim ile geri kalmamaya ahdettim.

Yok yok, öyle değil. Emre'ye blog yapma tavsiyesinde bulunmuştum o Pakistan'a gitmeden önce. Emre de bayağı güzel bir blog yapmış, nihayet -aylar sonra- bana adresini yollayabildi de bakmaya fırsatım oldu. Böylece ben de blogu bayağıdır ihmal ettiğimi "fark ettim".

Neyse, sırada yurtdışındaki Türk restoranlarını ele alacağım bir yazı var. Aslında bunun başlangıcını da Senegal'de iken yazmıştım ama görevimin uzatılması belirsizliği ve hengamesi içinde devamını getiremedim. Nasip şimdiyeymiş.

Tabii bu arada hayatımda önemli değişiklikler filan oldu. Onları da yazarım bu arada.

İlellika!

14 Haziran 2010 Pazartesi

Senegal'de Dünya Kupası

Senegallilerle Cuma günkü açılış maçını seyrettim.

Mesai dahilinde G. Afrika - Meksika maçını izlediğimiz iş arkadaşlarımdan Afrika dayanışması bekliyordum. Doğrusu umduğum derecede ilgi göstermediler Güney Afrika'ya.

Sonra Cezayir-Slovenya maçını seyrederken aklımıza bizim Cezayirli müteahhit geldi. Telefon açtık; o da maçı seyrediyormuş. Çok umutluydu ama Cezayir çok kötü bir oyunla kaybetti. Bugün ofise gelen müteahhitle biraz maçı da konuştuk. Gezzal denen o futbolcunun durduk yere kırmızı kart görmesi, kalecinin büyük hatası, Cezayir takımının berbat saç seçimleri vs.

Dün akşam yemek yemeye Türk restoranına gittik. Normalde akşam 7.30-8 gibi en az beş masanın dolu olduğu Türkiş Kebap'ta masalar hemen hemen boştu. Sadece iki masada müşteri vardı.

Yani, takımları Dünya Kupasına katılamasa da, Senegal halkı Dünya Kupası'na büyük ilgi gösteriyor. Tabii bir de Türkiş Kebap'ta televizyon olmaması da cabası.

Bir de şu ilginç durum var ki; Senegal'de ne kdar adamla tanıştıysam, Türk olduğumu öğrenince "bizi 2002'de siz elediniz" diyip hatırlatmada bulunuyor. Bizim golü bizden iyi hatırlıyorlar.

Vuvuzela burada da nefretle anılıyor.

10 Haziran 2010 Perşembe

Quelle Equipe Gagnera la Coupe du Monde?

Kalbim Arjantin'i istiyor. Ama o olmaz; orada işleri bozmakla mükellef El Dios bulunuyor. Tarihin en güzel kadrolarından biri bakalım nasıl madara olacak?

İspanya da olur diyorum; bakalım Messi olmadan Xavi ve İniesta yine aynı ziyafeti verebilecek mi gözlerimize? Villa, Silva, Ramos... Kadro iyi. "Yeniköy kasabı" da bizim spor medyasını utandırır mı acaba?

Brezilya her daim antipatik gelmiştir bana. Belki 2002'de Rivaldo'nun kendini yere atmasıdır, bilmiyorum ama Brezilya'ya sempatim yok. Ama kadro iyi; en az yarı final; büyük ihtimal final ve hatta kupa.

İngiltere, eh neden olmasın? İyi kadro, Rooney, Lampard, Gerard... Eh, başta Capello olunca, belki o sene bu senedir diyor insan. Olanca antipatikliğine rağmen, İngiltere bana sevimli geliyor acayip bir şekilde.

Fransa: artık Fransa diyince aklıma "le p'tit Nicolas" geliyor. Gerçi ben Pıtırcık'ı severim ama Sarkozy'den hiç hoşlanmam. Zidane sonrası Fransa'da bana sempatik gelebilecek birşey yok. Zaten Fransa sevgim Zizou yüzü suyu hürmetineymiş. Eh bir de Domenech faktörü var ki, Fransa elenir gider en fazla çeyrek finalde. Hatta gruptan çıkamasa yeridir.

Almanya: tüm zamanların en antipatik ırkı, milleti, futbolu, kültürü, ülkesi. Sevemedim Almanları da Almanya'yı da. Futbolu da sıkıcıdır, insanları da bana sevimsiz, nursuz gelir. Ama iyi takımdır, o ayrı mesele. En az çeyrek; hatta belki yarı final.

İtalya: yok, bu sefer İtalya'nın işi bitti. Yine gruptan çıkamazlar gibi geliyor bana.

Hollanda. O total futbol, Rinus Michels, Cruyf, Koeman, Rijkaard, Van Basten, Gullit, Van Broekelen, Bergkamps, Hiddink, Advocaat, Van Gaal ülkesi... Futbolu en güzel oynayan millet bu sıralar eski gücünde değil. Zor. En fazla çeyrek final.

Portekiz? Tek taşla duvar, Sincan yeniyetmesi kılıklı Ronaldo ile Dünya Şampiyonu olmaz. Yanına onun ağırlığını kaldırabilecek birkaç futbolcu daha olsa belki CR7 finale çıkardı.

Uzun lafın kısası, Brezilya İspanya final oynar, sambacılar kazanır.

Let the dice roll...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Klima Problemleri

İki hafta önce klimam bozuldu. Ben geceleri klimayı açıp uyuyan bir insanım. Elektrik israfına yol açsa da yeterli bir nedenim var:

Odam ana caddeye bakıyor. Eğer, klimayı çalıştırmayıp pencereyi açarsam, beraberinde, pek tabii ki, panjuru da kaldırmam gerekiyor. Ancak, kapalı pencere + kapalı panjur ikilisi sayesinde ana caddeden gelen trafik gürültüsü, yakındaki havaalanına inen uçakların vorultusu, daha önce blogda bahsettiğim bekçilerimizin pencere altı horultusu ve sabah gün doğanda penceremin önündeki hurma ağacına dadanan kuşların cıvıltısı kesiliyor; iyi bir uyku çekebiliyorum.

Eğer panjur ve pencere açıksa, Bebek trafiğini andıran Corncihe Ouest trafiğini ve diğer bilumum nahoş sesi duyuyorum. Bir de içeri dadanan sivrisinekler...

İşbu sebeple, geceleri hava sıcaklığına karşı sürekli klimayı açık tutuyorum. Tabii soğuk havanın sivrisinekleri uzak tutmasının da etkisi var.

Ancak, iki hafta kadar önce saadet zincirim koptu, klimam bozuldu. Hiç çalışmamaya başladı.

Bir tamirci bulduk, bu vatandaş bu cumartesi geldi, tek tek klimaları kontrol etti. Kiminin gazı bitmiş, kiminin başka problemi var. Adamlar yaptı tamirini gitti. Ama o gün büyük bir hata ettim ve kendi odamdaki klimanın tamir edilip edilmediğini kontrol etmedim. Bir de bunun üstüne gece klimayı çalıştırmayı unuttum.

Pazartesi günü klimaların tamir edildiğini hatırlayıp çalıştırmayı akıl ettim nihayet. Velakin benim klima yine çalışmıyordu.

Pazartesi akşam tamir edilen klimayı gece kullandım. Sonra salı gece çalıştırdım yine sorunsuzca. Fekat çarşamba sabah kalkıp da klimayı kapatmak istediğimde klimanın kapanmak bilmediğini gördüm.

Klimanın laneti bu olsa gerek. Gündüz 30 derecede yüzde yetmiş nem, gece 27 derece.

Fakat daha bitmemiş. Klimacıyı tekrar çağırdık tamir etsin diye, bu sefer adam tüm uzaktan kumandaları toplayıp gitmiş ne akla hizmetse. Hiç değilse ofisteki klimamı çalıştırabiliyordum önce; şimdi o da çalışmaz oldu.

İlkokuldaki havuz problemlerinin yerini klima problemleri alsın.

6 Haziran 2010 Pazar

Anket



Bu fotoğrafta görülen manzara-i umumiye şudur.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın şahsi web sayfasında bakanın performansına yönelik bir anket düzenlenmiş ve ziyaretçilere bakanın icraatlerini başarılı bulup bulmadıkları sorulmuş.

6 Haziran Senegal saatiyle 16.30 civarında ziyaretçiler büyük oranda başarısız bulmuş kendisini.

E, iki yıllık youtube ve birkaç günlük google yasaklarıyla ne bekleniyordu ki başka?

Tren kazalarını hiç söylemiyorum bile.

Bence kendisinin seçim mottosu "yassah hemşerim!" olsun; günün anlam ve önemine bianen.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Koca Ragıp Paşa

Eski sadrazamlardan Koca Ragıp Paşa'nın bir mısra-ı bercestesi vardır:

"Sorsan mağdurunu gaddar kendin gösterir."

Bugün Taraf'ta Tuba Tekerek'in haberi üzerine bunu düşündüm.

Yine Taraf'ta Roni Margulies'in yazısı ise muhteşemdi. Hak, adalet, mazlum, mağdur... Bu kavramları benimsemiş, hep ezilenin yanında olan Margulies'i görünce; bizim kudurmuş "adalet savaşçıları" çok yavan ve ikiyüzlü geliyor.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Eşeğini Dövemeyen ....

semerini döver. Ben bu gösterilerde nümayişlerde filan bayrak yırtan yakan tepinen tipler için böyle düşünürüm.

Birader, eline aldın İsrail'in bayrağını, yaktın da ne oldu? Çiğnedin Amerikan bayrağını da Irak'ı mı kurtardın? Yunan bayrağına tükürünce Girit'i geri aldık da haberim mi olmadı?

Çıkıp dünya sahnesinde bir iş beceremeyenler, işte böyle güruh ortasında delikanlılık eder, onun bayrağını, bunun kuklasını yıkar. Kendini rahatlatır, içindeki kinini kusar, ama milletin üstüne başına kusup bir de ortalığı batırır.

Faşizm, şovenizm, linç kültürü, lumpenizm hep bu tür ortamları sever. Nerede çaresiz ama gaza gelmiş kitleler görür, orada kah kukla yaktırır, kah bayrak yırttırır, kah dükkan yağmalattırır, kah tecavüz ve yağma ettirir.

Haydi bu mob kültürüdür, lumpendir dedik. Aslında burada lumpenleri fiştikleyen medyayı da es geçmemek lazım. Dün üç beş Ermeni Türk bayrağı yaktı diye sağı solu vaveylaya veren Türk medyası -Kemalistinden cemaatçisine hepsi birden- şimdi bayrak yakacak "yiğitlere" kibrit uzatma yarışında. Dün 6-7 Eylül'ü yaptıran da bunlar değil miydi?

Böyle hak aranmaz, böyle adalet olmaz. Akılla, mantıkla, sakin kafayla oturup düşünmek lazım.

Allah akıl fikir versin.

1 Haziran 2010 Salı

WTF!!!!

Şu fotoya bakınız.

Buna sinkhole diyorlarmış. Çeşitli nedenlerle toprağın, zeminin göçüp ortalığın tozunu dumanına katması olayı imiş.

Fotodaki kara delik de 3 katlı bir apartmanı yutmuş. Ölenlere Allahtan rahmet, geride kalan yüce Guatemala halkına başsağlığı dilerim.

Aman Allah korusun.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Haklı Olmak

Haklı olmaktan daha güzel ve önemli birşey varsa, o da haklı kalabilmektir.

Haklıyken haksız duruma düşebilmek çok kolaydır; bir tek söze, harekete bakar.

Haklı olup da güçlü olmayanlar, özellikle, kendilerini ifade etmek isterken haksız muhatabının gücü karşısında ezilir, ezilmemek için de duygusal yollara başvurur.

Duygu patlamaları her zaman zararlı olmaya müsait, tehlikeli durumlardır. Bu tür durumlarda şöyle bir geriye yaslanmalı, zararlı, tehlikeli, hakkaniyete gölge düşürecek, aşağılayıcı ifadelerden kaçınmalı.

İsrail'in vurduğu gemilerle ilgili olarak tepki göstermek güzel ve hatta şart. Ama tutup da işi "Hitler haklıydı" tarzı ahlak ve his yoksunu, canice laflara getirmek, bir anda haksız duruma düşürebilir kitleleri.

Katilin, zalimin, caninin milleti, ırkı, dini olmaz. Ama kurbanın, mağdurun, mazlumun da olmaz. Bugün eziyet ettiğine bakmayın; Yahudiler de az ezilmedi, gadre ve zulme uğramadı. Bugünün İsrail'inin Filistin'e reva gördüğü acılar, dün kendi dedelerinin zulüm görmüş olduğu gerçeğini unutturmamalı.

Hatırlanmalıdır ki, "those to whom evil is done/do evil in return". Auden'in şiirini daha önce iktibas etmiştim, isteyen açar okur.

Netanyahu kötü ama Hitler de kötüydü. Bugünkünün vahşeti dünkünün zulmünü hoş gösteriyorsa, gören gözler bir kontrolden geçse iyi olur.

Güçlünün, vahşinin, acımasızın değil, zayıfın ve haklının destekçisi olunmalıdır.

25 Mayıs 2010 Salı

Senegalliler'in Koyun Sevgisi








Senegal halkının dizginlenemez koyun sevgisinden bahsetmeye karar verdim.

Buraya gelince gördüm ki, bu ülkede insan değil ama koyun kıymetli. O kadar kıymetli ki, insanlar koyunlarıyla aynı çatı altında yaşıyor, kendine göstermediği ihtimamı koyunlara gösteriyor.

Tabii herkesin saygısı kendi koyununa. Yani öyle Hindistan'daki gibi bir türün tüm temsilcilerinin birden kutsal kabul edilip saygı nesnesi haline gelmesi söz konusu değil. Koyun sahibi olan aileler için koyunları kendileri kadar değerli.

Fotoğraflarda görüldüğü üzere Senegal halkı koyunları yıkamaktan özel bir zevk alıyor. Koyun yıkama ritüeli bir görev edasıyla, ve mümkünse, topluca, bir şenlik havasında deruhte ediliyor. Lif, sabun ve "necefli maşdafanın" kullanıldığı bu sağlık kürleri hep beni şaşırtmıştır.

Senegal insanının koyunlarının hijyenine gösterdiği alaka beni şaşırtsa da sevindirmekte. Bugün koyununu yıkayan, yarın sokağını da yıkar.

Burada bir Senegalli dostumuza bu koyun temizliği fetişinin kaynağını sorduğumuzda aldığımız cevap şuydu:

"Koyun yıkamak iyidir, güzeldir. Bir Senegalli'den çocuğunu iste; birşey olmaz ama koyununu iste; kan çıkar."

Koyunun evin içinde dolaştığı fotoğrafla ilgili olarak ise:

Ziyaretine gittiğimiz bir belediye başkanı hanımın evinde -üçüncü kat- yan odadan bir meleme sesi geldiğini duydum. Nedir, diyerek çıkınca fotoğraftaki manzarayı gördüm. Meğer mahluk damda yaşıyormuş ama ipini koparıp aşağı, bizim olduğumuz kata firar etmiş.

Love thy sheep!

23 Mayıs 2010 Pazar

Anna Karenina İlkesi

Dünyanın en güzel cümlelerinden biriyle başlar Anna Karenina:

"Все счастливые семьи похожи друг на друга, каждая несчастливая семья несчастлива по-своему."

Rusçam kullanmaya kullanmaya bayağı zayıfladı ama hala bu cümledeki güzelliği anlayabilecek kadar Rusça biliyorum. Yine de İngilizcesini de yazayım:

"All happy families resemble one another; each unhappy family is unhappy in its own way."

Maalesef bu cümlenin Türkçesi aynı güzelliği, tadı, lezzeti vermiyor. Son kısmında bir bozulma oluyor:

"Tüm mutlu aileler birbirlerine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine hastır."

Ben uzun süre bu cümlenin ne anlama gelebileceğini, büyük ustanın burada ne demek istemiş olabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Pek başarılı olamadım.

Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir yerden gelen yardımla ancak anlayabildim. Jared Diamond'ın o muhteşem Guns, Germs and Steel adlı kitabında Anna Karenina ilkesinden bahsediliyordu.

Bazı toplumların neden uygarlık seviyesine çıkamadıkları veya daha gelişmiş bir toplumsal yapı oluşturamadıklarını soran Diamond, buna karşılık kimi toplulukların ise daha gelişmiş yapılar ortaya koyabildiklerini belirtiyor. Sebebini de Anna Karenina ilkesiyle açıklıyor. Şöyle:

Bir uygarlığı kurmak ve onu geliştirmek için çok sayıda bileşene ihtiyaç vardır. Nüfus, iklim, toplumsal örgütlenme, coğrafi konum, diğer topluluklarla iletişimde bulunma sıklığı vs. Bunlardan bir tanesinin bile eksik olması, o insan topluluğunun mevcut durumunu aşıp da eşik atlamasına engel oluşturuyor. Halbuki, bu şartların tamamını yerine getiren veya sağlayan topluluklar ancak medeniyet eşiğini geçebiliyorlar.

Yani, tüm mutlu aileler birbirine benziyor çünkü mutlu olmak için ailenin birçok şeye birden ihtiyacı var: para, çocuklar, karı-kocanın birbirine iyi davranması, karşılıklı anlayış, uyum, sadakat vs. Bunların hepsini yerine getiren aileler hem mutlu oluyor, hem de birbirlerine benziyor.

Öte yandan her bir mutsuz aile farklı nedenlerle eksiklik yaşıyor. Bu yüzden her birinin mutsuzluğu kendine has. Parası olanda sadakat olmuyor, sadık olanda çocuk olmuyor filan.

Büyüksün Tolstoy!

20 Mayıs 2010 Perşembe

Deus Ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak? Cilt 5

İnşallah bu sefer sonuncu cilt. "Tamam şod" son sözüm olacak.

K.'ya Gandhi diyerek güya sağ kesimin bu adamı eleştirdiğini, aslında saçmaladığını yazmıştım. Meğer adama Gandhi adını takan sağ kesim değilmiş, bizim kırk yıllık medya mensupları imiş, adamın destekçileri, cilalayıcıları olan gazetecilermiş.

Yahu Mahatma Gandhi kim, K. kim? Türk tarihinde, artık ister Genelkurmay gibi milattan önce 200 küsur yılından başlatın, ister Göktürk Abidelerini Türk tarihinin başı kabul edin, ister Türkler'in Anadolu'ya ayak basışını milad kabul edin ya da ister 19 Mayıs'la başlatın tarihimizi, o Türk tarihinde değil Gandhi'ye denk, onun tırnağı olacak şahsiyette bir adam çıkmaz.

Elbette Türk tarihinde de bir sürü "adam" vardır, ama Gandhi hüviyetinde birisi yoktur, olmamıştır ve korkarım ki olmayacaktır.

Çok merak eden varsa, açsın Gandhi'nin ne ve kim olduğunu, ne yaptığını, niye "halkın" kendisine Mahatma adını verdiğini öğrensin. "Biz gül ne çiçektir biliriz, tarife ne hacet" diyenlere zaten lafım yok.

Ankara'nın bir gri bürokratını parlatmak için tutup böyle alakasız laflar etmek, hele bir de kendisine halkın Gandhi lakabını verdiğini iddia etmek ucuzluktur, sersemliktir ama en fazla da milleti sersem yerine koymaktır. Yalnız, bu PR çalışmaları artık eski randımanı vermiyor hocam! Ne günlerdi onlar, 60 ihtilaline doğru öyle "solcuları kıyma makinesinde çektiler" yazdı mıydı millet galeyana gelirdi, en kralından ihtilal olur, başbakan asar, bir de hürriyet bayramı ilan edilirdi darbenin sene-i devriyyesi. Geçti cancağızım o günler.

Bunu geçersek, Deus ex Machina mekanizmasını açıklamaya geçebiliriz.

Antik Yunan trajedisinde, eğer senaryo içinden çıkılamayacak, çözüme kavuşamayacak kadar giriftleşirse, tanrılar hop diye sahneye iner, ve olayı "Gordion'un düğümünü" çözer gibi çözermiş. Buna da, deus ex machina denirmiş. Yani, senaryo içinden çıkılmaz hal alınca, tanrıların ya da büyük oyuncuların aracı -yani oyuncu- kullanmayı bırakıp sahaya inmeleri ve kendi çözümlerini dayatmaları mekanizması.

Aslında biz bunu bence K.'nın selefinin videosunda gördük. Baktı ki "tanrılar" bu adamla gidiş kötü, adamın normal, konvansiyonel yollarla gittiği yok, sahaya inip, bir kasetle işi bitirdiler.

Böylece, daha az yıpranmış, allayıp pullamaya, cilaya, lansmana, medya kampanyasına uygun bir ismi -K.- ortaya atmak mümkün olacaktı. Seçmene yedirebilirsen ne ala. Yemiyor mu? Yerine yenisini bulmak kolay. Geçmişte de böyle olmadı mı? Yıpranan isimlerin yerini cilaya muhtaç isimlerle doldurup aylarca PR kampanyaları yapmadılar mı?

Bence, K. yapamayacak, cila tutmayacak. Seçim vakti gelip de sahaya inende, gerçek siyaset ve çözüm bekleyen halk yuvarlak laf değil, iş bekleyecek. Bu nedenle, K. avcunu yalayacak, belki selefi aportta kıs kıs gülerek o günleri bekliyordur ellerini ovuştura ovuştura. Türkiye'de böylece, kafasına göre iş yapan, denetimsiz bir iktidarı siyaseten denetleyecek bir muhalefete yine hasret kalacak.

İşte, uzun yazı dizim bitiyor bu sözlerle:

Tamam şod.

Deus Ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak? Cilt 4

Her seferinde söylemek istediğimi eksik söylüyorum; o nedenle de yazı uzadıkça uzuyor.

K.'ya birisi "Gandhi K." demiş. Sağ medya ve muhalifleri de bunu bir dalga geçme aracı olarak kullanıyorlar. Bu çirkindir, bel altı vuruştur. Zaten K.'ya gelen eleştirilerin çoğunun, K.'nın politikasına değil şahsiyetine (dürüstlük), fiziki görünüşüne (karizmatik değil), kimliğine (Alevi/Kürt) bel altı olduğu aşikardır. Bunun nedeni, siyasetsizliktir.

Türk siyasetinin yıllardır muzdarip olduğu şey, siyasetin politika değil de başka mefhumlar üzerinden yapılması, mahalle kavgası gibi çirkin görüntülerin, seviyesizliğin, her türlü pespayeliğin siyaset adı altında bilinçaltına kazınmasıdır.

Türk sağı uzun süre kendi adına siyaset üretmedi. MHP, CMKP olarak doğduğu günden bu yana hiçbir siyaset üretmedi. Kaba güce dayanan, asıl amacı karşı kampın hedeflerini engellemek olan bir negatif siyaset üretti. Kendine ait fikirleri olmayan kitleler korku siyasetiyle mobilize edildi, birer para-militer mob olarak adam dövme, yaralama, öldürme ve işkence gibi icraatlerde ihtisas edinmeleri sağlandı. Bugün, azalmış bile olsa bu kitle hala böyledir büyük oranda. İçlerinde az sayıda kafası çalışan ise, Dündar Taşer mesela, ya gürültüde kaybolur ya da ömürleri vefa etmez büyük işler yapmaya. Yıllar yılı kontrgerillanın istekli, gönüllü maşası olmuşlardır. Fakat, cümle alem de bunların maşalığını bilir.

İslami kanat, milliyetçi kanada göre teorik tabanı daha sağlam bir harekete sahiptir. Durduğu yer daha bellidir. Seyyid Kutb ve Ahmed Arvasi gibi teorisyenler bunlaraq daha derinlikli bir weltanschauung sunmuştur. Her ne kadar, şiddet meselesinde bunlar da bulaşmış olsa da, MHP çizgisine göre daha oturaklıdırlar. Daha kültürlü adamlar yetiştirmişlerdir. Ama bunlar da, kısmen, tepki siyaseti gütmüştür. Kendi fikirleri kadar tepki saikiyle de işler yapmışlardır.

Gelelim Türk soluna. Bu kadar mistifiye edilmiş, bu kadar abartılmış, bu kadar allanıp pullanmış bir siyasi hareket daha yok Türkiye'de. Faşizan-ırkçı kökenleri anti-emperyalist kisveye büründürülmüş ve eleştirilemez, la yus'el bir ideoloji örüntüsü haline getirilmiş olan Türk solu, daima popülist, elitist, nasyonalist, vesayetçi ve anti-demokratik bir kimliğe sahipti. Serseri goşistlerin kahramanlık adı altında pazarlandığı, ideolojinin anti-entelektüellikle boğulduğu ama kah devletin ideolojik aygıtları kah entelektüel darlığı çeken memlekette köşebaşını tutmuşlukları sayesinde hak kazandıkları Abdurrahman Çelebil sıfatı sayesinde her zaman kendine güzel bir maske takmış olan Türk solu. Proleterya düşmanı Türk solu. Kontrgerillanın maşalığını yapması, çoğu insan tarafından kabullenmek istenmeyen Türk solu.

İşte, Türk siyaseti bu kıskaçlarla bir tepki siyasetine dönüştü. Kısır kavgalar, zaten dışarıdan aparılmış ve az olan fikirler bitince yumruklara sarılan fanatikler Türk siyasetini pespayelik içinde bıraktı.

Bugün, Cumhurbaşkanı'nın karısını taktığı örtüden dolayı eleştiren de, K.'ya dalga geçmek için Gandhi K. diyen de aynı siyasetsizliğin mahsulüdür. Fikirlere birşey dieyecek müktesebata sahip olmayınca, vur bel altına!

Ben, K.'ya fikirleri dolayısıyla muhalefet edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Adamın ifade ettiği ya da ipuçlarını verdiği siyasetinin Türkiye'ye hayır getirmeyeceğine inanıyorum. Karizma eksikliği, yaş, görüntü gibi sübjektif, ve siyaset belirtmeyen eleştiriler benim için çaresizlik ifadesidir.

Son olarak şunu da belirteyim ki, K.'nın hümanist ve dürüst sıvasını altında da aynı siyasetsizliğin var olduğunu düşünüyorum. Türbanı nasıl çözeceğini soranlara verdiği "bunu hep beraber başaracağız, kanunla olmaz" minvalindeki lafları da, siyaseti olmadığını, kuru lafla cevap vermiş gibi yapıp sırasını savmaya çabaladığını gösteriyor. Çıkıp, karşıyım, şundan karşıyım ya da taraftarım, şundan taraftarım diyemeyen, lafı böyle geveler.

Dürüst söylemi de, dikkatleri çekmek isterim, aynı siyasetsizliğin bir sonucudur. Siyasi duruşu karşı tarafın hamlelerine endeksli olan, kendi siyasi duruşuna sahip olmayan insanlar ancak böyle sübjektif ve yüzeysel kavramlarla siyaset yapar, halka elma şekeri dağıtarak onları kandırmaya çalışır.

Farkettim ki, bu yazı gittikçe Tristram Shandy olayına dönmeye başladı.

Bir sonraki yazıya Deus ex machina olayını yazacağım; söz.