Pehlivan tefrikasına dönen İran ziyareti yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.
Esenboğa'da Vip Salonunda, kenarda oturmuş beklerken sıkıldım, biraz ortalıkta dolaşayım dedim. Ellerim ceplerimde öylece dolaşırken, bir anda bir hareketlenme oldu.
Koyu renk takım elbiseli birtakım adamlar carı carı (Kayseri ağzında hızlı hızlı, acele acele) adımlarla pistten gelip salona daldılar. Ben de haliyle kimdir bunlar diye bakmaya başladım.
Sonra bu öncü kuvvetleri müteakiben içeri daha bir oturaklı bir adam girdi ama -oturaklı olduğu için- hızlı hızlı yürümüyordu. Belki de adam hızlı yürümediği için oturaklıydı. Bilemiyorum.
Fakat bu sonradan giriş yapan şahsiyet acayip şekilde tanıdık geldi. Öyle karşı komşu filan gibi değil; ama işte aşinalık var. Kimdi bu yahu filan derken adam kafasını sağa sola çevirdi ve zınk diye beni gördü. Görür görmez de başıyla selam verdi. Ben de selamı aldım; vatandaş yine aynı vakur adımlarla havaalanından çıktı ve kendisini bekleyen makam arabasına binip gitti.
Sonra yanıma havaalanının güvenliğinden sorumlu tip geldi. Zaten o noktaya kadar adamla check-in ve bavullar meselesi dolayısıyla haddinden fazla muhatap olduğum için bir samimiyet tesis edilmişti. Sanırım bu samimiyete güvenen güvenlikçi de -güvenen güvenlikçi ne komik oldu- gelip bana bilgi vermek ihtiyacı hissetti.
Meğer o vakur ve ağır eleman hayvancılık bakanı imiş. Hele tanıdık geliyordu. Gerçi tarım filan gibi işlerle meşgul olan birisi değilimdir ama televizyondna filan herhalde gözüm ısırdı.
Neyse bu önemsiz macerayı anlattım; şimdi sıra iran havayolları ile tahran yolculuğunu anlatmakta ama işim olduğu için gelecek sefere.
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Mart 2011 Salı
28 Şubat 2011 Pazartesi
Tehran 2
Madem EİT/ECO denen salak örgüte sövmeyi bitirdim, ve aynı zamanda örgütü tanıtma işini de aradan çıkardım, artık Tahran gezimi anlatmaya başlayabilirim.
Elbette her gezi, geziye başlamadan önce başlar. Yani zihinde. Hayatımda Elazığ'dan doğuya gitmiş biri değildim. O nedenle biraz coğrafi olarak Doğu'ya gidecek olmanın hazırlığını yaparak başladım.
Sonra da tabii dil. Farsça güzel bir dil. Konuşamıyorum ama İranlılar'ın konuşmalarından ve Osmanlıca derslerinden bu dilin hem kulağa hoş geldiği, hem de kullanışlı, işlek ve zengin olduğu sonucunu çıkartmıştım.
Havaalanına gittim. Tabii başkanla seyahat edecek olmanın getirdiği bir yan kazanç -added benefit- olarak vip salonunu kullanacaktım. Hayatımda daha önce vip salonuna girmediğim için biraz meraklıydım. Eh bir de elimde başkanın da bavulları olunca hayli tuhaf bir görüntü oluşturdum. Elinde ağır bir el bavulu, iki adet takım elbise çantası/askısı ve bir orta boylu bavul olan ve bunları zar zor taşıyan herkes vip'te tuhaf kaçar. Eh, bavulunu bana taşıtanlar düşünsün.
Bu şekilde vip salonuna geldim, ama salondaki dinlenme odalarına gidemedim çünkü bizim başkan biraz rüzgar gibi geçti kıvamındadır. Pat diye içeri girer, seni göremezse ortalıkta, sen kaybedersin. Öyle kızıp bağırıp çağıracağından değil; kendi hızla uçağa doğru harekete geçer, sen ortada kalırsın nereye gitti diye. Bu nedenle vipteki güzel dinlenme salonları yerine giriş holünde duvar dibindeki oturacak yerlere çömeldim alaturka tarz (alaturka tuvalette sıçma pozisyonu).
Bu sırada da vip salonuna gelen giden tipleri seyretmeye başladım. Vip deyince insan bakan milletvekili filan gibi kelli felli adamlar bekliyor. Ama vipe gelenler arasında genç kızlar, moruk tipler, küçük çocuklar, kokonalar filan vardı benim gördüğüm. Sonra da düşündüm, adam büyükelçiyse çok normaldir ki bir kokoş karısı olacak, hele emekliyse yeme de yanında yat. Eh, devletimiz ne de olsa memur devleti.
Bu tip alakasız insanların sırtını devlete dayamak suretiyle bir şekilde elde ettiği avantayı kaptırmamak için her türlü taklayı atmaktan kaçınmadığı "güzel ve yalnız ülkem"in Esenboğa Havalimanın'da bulunan vip salonunda bir anda bir hareketlenme oldu.
Ama ben sizlere vip salonunun ne işe yaradığını anlatmadım ki. Önce onu anlatmalıyım ki, o sıkıcı salonda neden beklediğimi/bekletildiğimi, bir sürü kokonanın, kadayıf olmuş memur eskisinin ve bunların beyaz sülbünün neden vipten geçmek için yırtındıklarını, bunu bir ego meselesi yaptıklarını anlayabilesiniz.
Normalde uçağa binmeden önce check-in yaptırıyorsunuz. Bunun için zaman zaman sıraya girmek icap ediyor, zira havaalanları bir tek size hizmet vermiyor. Genelde havaalanlarında aynı anda binlerce insan oluyor, if not tens of thousands. Bu kadar adamın bir kısmı da aynı havayolunu kullanınca, check-in için ister istemez bir sıra oluyor.
Check-in sonrasında uçağa binmek için hareket ediyorsunuz. Hele hele yurtdışına gidecekseniz paaport kontrolünden geçmeniz gerekir ki, takdir edersiniz, bu da yeni bir kuyruk demek.
Sonra da uçağa biniş saatine kadar bir süre bekleme salonunda bekliyorsunuz.
Bütün bunlar hakikaten yorucu ve sinir bozucu olabiliyor. İşinizi gücünüzü bırakıp bilmem kaç saat önce havaalanına gidiyorsunuz, her türlü işleminiz bittikten sonra da sıkışık salonlarda bekleyip duruyorsunuz.
İşte bu vip olayında, check-in vs gibi işler için sıra yok. Uçağa binmek için 3 saat önceden havaalanına gelmek de yok. Yarım saat önce teşrif etmek kafi. Zaten vipseniz taşaklı bir adam olduğunuz varsayılıp işleriniz kolaylaştırılıyor, biri bagajınızı alıyor öbürü check-in için size yanaşıyor, zaten vip için ayrı araç var, salon desen kahve çay ibadullah. Koltuklar rahat.
Ortam öyle süper ki, cumhurbaşkanının emrine tahsis edilmiş bir salon bile var vipte. Yani sadece kendisi ve konukları burayı kullanabiliyor.
İşte benim gibi yancı olarak vipe gelenler de wtf diyip sağa sola bakıyor.
Neyse, vip salonunda meydana gelen hareketlenmeyi anlatacağım ama gitmem gerek. Gelecek sefere inşallah, dinimiz yarabbim amin.
Elbette her gezi, geziye başlamadan önce başlar. Yani zihinde. Hayatımda Elazığ'dan doğuya gitmiş biri değildim. O nedenle biraz coğrafi olarak Doğu'ya gidecek olmanın hazırlığını yaparak başladım.
Sonra da tabii dil. Farsça güzel bir dil. Konuşamıyorum ama İranlılar'ın konuşmalarından ve Osmanlıca derslerinden bu dilin hem kulağa hoş geldiği, hem de kullanışlı, işlek ve zengin olduğu sonucunu çıkartmıştım.
Havaalanına gittim. Tabii başkanla seyahat edecek olmanın getirdiği bir yan kazanç -added benefit- olarak vip salonunu kullanacaktım. Hayatımda daha önce vip salonuna girmediğim için biraz meraklıydım. Eh bir de elimde başkanın da bavulları olunca hayli tuhaf bir görüntü oluşturdum. Elinde ağır bir el bavulu, iki adet takım elbise çantası/askısı ve bir orta boylu bavul olan ve bunları zar zor taşıyan herkes vip'te tuhaf kaçar. Eh, bavulunu bana taşıtanlar düşünsün.
Bu şekilde vip salonuna geldim, ama salondaki dinlenme odalarına gidemedim çünkü bizim başkan biraz rüzgar gibi geçti kıvamındadır. Pat diye içeri girer, seni göremezse ortalıkta, sen kaybedersin. Öyle kızıp bağırıp çağıracağından değil; kendi hızla uçağa doğru harekete geçer, sen ortada kalırsın nereye gitti diye. Bu nedenle vipteki güzel dinlenme salonları yerine giriş holünde duvar dibindeki oturacak yerlere çömeldim alaturka tarz (alaturka tuvalette sıçma pozisyonu).
Bu sırada da vip salonuna gelen giden tipleri seyretmeye başladım. Vip deyince insan bakan milletvekili filan gibi kelli felli adamlar bekliyor. Ama vipe gelenler arasında genç kızlar, moruk tipler, küçük çocuklar, kokonalar filan vardı benim gördüğüm. Sonra da düşündüm, adam büyükelçiyse çok normaldir ki bir kokoş karısı olacak, hele emekliyse yeme de yanında yat. Eh, devletimiz ne de olsa memur devleti.
Bu tip alakasız insanların sırtını devlete dayamak suretiyle bir şekilde elde ettiği avantayı kaptırmamak için her türlü taklayı atmaktan kaçınmadığı "güzel ve yalnız ülkem"in Esenboğa Havalimanın'da bulunan vip salonunda bir anda bir hareketlenme oldu.
Ama ben sizlere vip salonunun ne işe yaradığını anlatmadım ki. Önce onu anlatmalıyım ki, o sıkıcı salonda neden beklediğimi/bekletildiğimi, bir sürü kokonanın, kadayıf olmuş memur eskisinin ve bunların beyaz sülbünün neden vipten geçmek için yırtındıklarını, bunu bir ego meselesi yaptıklarını anlayabilesiniz.
Normalde uçağa binmeden önce check-in yaptırıyorsunuz. Bunun için zaman zaman sıraya girmek icap ediyor, zira havaalanları bir tek size hizmet vermiyor. Genelde havaalanlarında aynı anda binlerce insan oluyor, if not tens of thousands. Bu kadar adamın bir kısmı da aynı havayolunu kullanınca, check-in için ister istemez bir sıra oluyor.
Check-in sonrasında uçağa binmek için hareket ediyorsunuz. Hele hele yurtdışına gidecekseniz paaport kontrolünden geçmeniz gerekir ki, takdir edersiniz, bu da yeni bir kuyruk demek.
Sonra da uçağa biniş saatine kadar bir süre bekleme salonunda bekliyorsunuz.
Bütün bunlar hakikaten yorucu ve sinir bozucu olabiliyor. İşinizi gücünüzü bırakıp bilmem kaç saat önce havaalanına gidiyorsunuz, her türlü işleminiz bittikten sonra da sıkışık salonlarda bekleyip duruyorsunuz.
İşte bu vip olayında, check-in vs gibi işler için sıra yok. Uçağa binmek için 3 saat önceden havaalanına gelmek de yok. Yarım saat önce teşrif etmek kafi. Zaten vipseniz taşaklı bir adam olduğunuz varsayılıp işleriniz kolaylaştırılıyor, biri bagajınızı alıyor öbürü check-in için size yanaşıyor, zaten vip için ayrı araç var, salon desen kahve çay ibadullah. Koltuklar rahat.
Ortam öyle süper ki, cumhurbaşkanının emrine tahsis edilmiş bir salon bile var vipte. Yani sadece kendisi ve konukları burayı kullanabiliyor.
İşte benim gibi yancı olarak vipe gelenler de wtf diyip sağa sola bakıyor.
Neyse, vip salonunda meydana gelen hareketlenmeyi anlatacağım ama gitmem gerek. Gelecek sefere inşallah, dinimiz yarabbim amin.
25 Şubat 2011 Cuma
Tehran
Senegal'den avdetimin üzerinden bir ay geçmişti ki, başkan ile İran'ın başkenti Tahran'a gitmemiz gerekti.
Tahran'a gidiş nedenimiz, Türkçe adı Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ya da Örgütü, İngilizce adı ise Economic Cooperation Organization olan, Türkçe'de EİT, ecnebi dillerde ECO diye kısaltılan uluslararası organizasyon ile benim çalıştığım kurum arasında bir mutabakat zaptı imzalanacak olması idi.
Daha fazla açıklamada bulunmadan önce, bu ECO nedir onu açıklamak lazım.
ECO, 1985 yılında Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan tarafından kurulan, daha sonra Orta Asya'daki cumhuriyetlerin bağımsız olmasıyla beraber onların da üyeleri arasına katıldığı bir uluslararası kuruluş. Merkezi Tahran. Üye profiline baktığınızda über-lüzumsuz, süper-ense, hiper-hayırsız, mega-boktan ve ultra-kıçıkırık bir olayı olduğu zaten bir çırpıda anlaşılıyor. En büyük, abi rolündeki üyesi Türkiye ve İran olan bir organizasyondan insanlığa bir hayır dokunması zaten mümkün değil. Bu bitirim ikiliye yancı pozisyonunda Pakistan'ı eklediğiniz vakit zaten Medrano sirkine eşdeğer bir güzellik yarattığınızı gururla farkediyorsunuz.
Bizimkiler de farketmiş olacak ki, bu ahmak kuruluşa daha Irak'ı da üye yapmaya çalışıyorlar. On küsuruncu EİT zirvesi aralık ayında İstanbul'da yapıldığında zirveye yancı sıfatıyla iştirak eden Talabani'ye davet iletildi. O da kabul ediyoruz şeklinde eveleyip geveledi.
Halbuki ben Talabani'nin yerinde olsam bu soytarılığa bir son vermek adına şok edici ama şırrrak diye milletin suratına inecek tokat gibi bir hareket yapardım. Ne yapardım?
Vakti zamanında Groucho Marx üyesi olduğu bir klübe yazı göndererek şöyle demiş: "Beni üyeliğe kabul eden bir klübün üyesi olamam. İstifamı kabul ediniz."
İşte ben de Talabani'nin yerinde olsam, ömrü hayatımda bir kere düzgün, adam gibi bir iş yapar, bu lafı derdim. Irak'ı üye olarak kabul eden bir kuruluşun üyesi olarak kalamayız. Irak olarak istifa ediyoruz.... Hem de mahkeme duvarı suratlı Apê Celal (Kürtçe: Celal Amca) hayatının ilk esprisini de yapmış olur, tüm dünya basınında espri yapabildiği haberleriyle manşet olurdu.
Gerçi Irak'a gelene kadar, Afganistan ve Pakistan var ama, onlarınkini çevre yapma arzusuyla yanıp tutuşan ve çaresizlik ve arkadaşsızlıktan her önüne gelen klübe üye olup kız düşürmeye çalışan ergen psikolojisi (abazalık ile maymun iştahlılığın doyumsuz kombinasyonu) ile açıklayabiliriz.
Bu arada az önce bahsettiğim iğrenç EİT zirvesine ben de kurumumu temsilen katılmış idim -tabii başkan da vardı yani esas temsil eden oydu, ben daha çok çanta taşıyarak temsil görevimi eda etmiştim. O zirveden bir foto:
Fotoda görülen Ahmedinejad ve Karzai. Muhteşem insanların katıldığı bu zirveden başka fotolar da var ama hala fotoğraf yüklemeyi öğrenemediğim için diğerlerini sonra yüklerim -inşallah. Hatta bu yukarıdaki fotoğrafı da yükleyip yükleyemediğimi bilmiyorum şu an.
EİT neden bu kadar aşağılanmayı hak eden bir kuruluş peki?
Üyelerinin Türkiye, İran vs gibi ülkeler olması tek neden değil. Esas nedeni, bu örgütün hiçbir iş yapmaması ve bu durum bilindiği halde sırf mollalarla papaz olmamak için bu komedinin yıllardır devam ettirilmesi.
En ufağından, mütevazisinden kuruluşların bile on milyonlarca dolarlık bütçeleri olurken, EİT'in yıllık bütçesi üç (three) milyon dolar, ve -esas komik nokta burası- bu kuş yemi kadar bütçenin de yüzde doksanı personel giderlerine gidiyor. Yani adamların ekonomik işbirliği yapmak ve proje yürütmek için yılda topu topu üçyüz bin doları var.
İşte bu durumda, en azından beklenir ki, adam gibi bir proje yapsınlar bari. Halbuki bu adamlar da atom enerjisinden gümrük birliğine, hat sanatından domates tohumculuğuna kadar akla gelen gelmeyen ne kadar alan varsa hepsinde bir şekilde var olmaya, boy göstermeye çalışıyor. Yüzlerce komite, çalışma grubu, konsey vs. El atmadıkları konu yok.
O kadar faaller ki, adamların on yılda -ABD tarafından işgalinden bu yana- Afganistan'da elle tutulur biçimde yaptıkları yegane iş, Kabil Hayvanat Bahçesinin ıslah edilmesi. Şaka gibi ama unutmamak lazım ki adamların kendisi şaka gibi.
Bu arada uykum geldi, bu dangalak serüvenin devamı bir başka bahara kaldı.
6 Haziran 2010 Pazar
Anket

Bu fotoğrafta görülen manzara-i umumiye şudur.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın şahsi web sayfasında bakanın performansına yönelik bir anket düzenlenmiş ve ziyaretçilere bakanın icraatlerini başarılı bulup bulmadıkları sorulmuş.
6 Haziran Senegal saatiyle 16.30 civarında ziyaretçiler büyük oranda başarısız bulmuş kendisini.
E, iki yıllık youtube ve birkaç günlük google yasaklarıyla ne bekleniyordu ki başka?
Tren kazalarını hiç söylemiyorum bile.
Bence kendisinin seçim mottosu "yassah hemşerim!" olsun; günün anlam ve önemine bianen.
5 Haziran 2010 Cumartesi
Koca Ragıp Paşa
Eski sadrazamlardan Koca Ragıp Paşa'nın bir mısra-ı bercestesi vardır:
"Sorsan mağdurunu gaddar kendin gösterir."
Bugün Taraf'ta Tuba Tekerek'in haberi üzerine bunu düşündüm.
Yine Taraf'ta Roni Margulies'in yazısı ise muhteşemdi. Hak, adalet, mazlum, mağdur... Bu kavramları benimsemiş, hep ezilenin yanında olan Margulies'i görünce; bizim kudurmuş "adalet savaşçıları" çok yavan ve ikiyüzlü geliyor.
"Sorsan mağdurunu gaddar kendin gösterir."
Bugün Taraf'ta Tuba Tekerek'in haberi üzerine bunu düşündüm.
Yine Taraf'ta Roni Margulies'in yazısı ise muhteşemdi. Hak, adalet, mazlum, mağdur... Bu kavramları benimsemiş, hep ezilenin yanında olan Margulies'i görünce; bizim kudurmuş "adalet savaşçıları" çok yavan ve ikiyüzlü geliyor.
2 Haziran 2010 Çarşamba
Eşeğini Dövemeyen ....
semerini döver. Ben bu gösterilerde nümayişlerde filan bayrak yırtan yakan tepinen tipler için böyle düşünürüm.
Birader, eline aldın İsrail'in bayrağını, yaktın da ne oldu? Çiğnedin Amerikan bayrağını da Irak'ı mı kurtardın? Yunan bayrağına tükürünce Girit'i geri aldık da haberim mi olmadı?
Çıkıp dünya sahnesinde bir iş beceremeyenler, işte böyle güruh ortasında delikanlılık eder, onun bayrağını, bunun kuklasını yıkar. Kendini rahatlatır, içindeki kinini kusar, ama milletin üstüne başına kusup bir de ortalığı batırır.
Faşizm, şovenizm, linç kültürü, lumpenizm hep bu tür ortamları sever. Nerede çaresiz ama gaza gelmiş kitleler görür, orada kah kukla yaktırır, kah bayrak yırttırır, kah dükkan yağmalattırır, kah tecavüz ve yağma ettirir.
Haydi bu mob kültürüdür, lumpendir dedik. Aslında burada lumpenleri fiştikleyen medyayı da es geçmemek lazım. Dün üç beş Ermeni Türk bayrağı yaktı diye sağı solu vaveylaya veren Türk medyası -Kemalistinden cemaatçisine hepsi birden- şimdi bayrak yakacak "yiğitlere" kibrit uzatma yarışında. Dün 6-7 Eylül'ü yaptıran da bunlar değil miydi?
Böyle hak aranmaz, böyle adalet olmaz. Akılla, mantıkla, sakin kafayla oturup düşünmek lazım.
Allah akıl fikir versin.
Birader, eline aldın İsrail'in bayrağını, yaktın da ne oldu? Çiğnedin Amerikan bayrağını da Irak'ı mı kurtardın? Yunan bayrağına tükürünce Girit'i geri aldık da haberim mi olmadı?
Çıkıp dünya sahnesinde bir iş beceremeyenler, işte böyle güruh ortasında delikanlılık eder, onun bayrağını, bunun kuklasını yıkar. Kendini rahatlatır, içindeki kinini kusar, ama milletin üstüne başına kusup bir de ortalığı batırır.
Faşizm, şovenizm, linç kültürü, lumpenizm hep bu tür ortamları sever. Nerede çaresiz ama gaza gelmiş kitleler görür, orada kah kukla yaktırır, kah bayrak yırttırır, kah dükkan yağmalattırır, kah tecavüz ve yağma ettirir.
Haydi bu mob kültürüdür, lumpendir dedik. Aslında burada lumpenleri fiştikleyen medyayı da es geçmemek lazım. Dün üç beş Ermeni Türk bayrağı yaktı diye sağı solu vaveylaya veren Türk medyası -Kemalistinden cemaatçisine hepsi birden- şimdi bayrak yakacak "yiğitlere" kibrit uzatma yarışında. Dün 6-7 Eylül'ü yaptıran da bunlar değil miydi?
Böyle hak aranmaz, böyle adalet olmaz. Akılla, mantıkla, sakin kafayla oturup düşünmek lazım.
Allah akıl fikir versin.
20 Mayıs 2010 Perşembe
Deus Ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak? Cilt 5
İnşallah bu sefer sonuncu cilt. "Tamam şod" son sözüm olacak.
K.'ya Gandhi diyerek güya sağ kesimin bu adamı eleştirdiğini, aslında saçmaladığını yazmıştım. Meğer adama Gandhi adını takan sağ kesim değilmiş, bizim kırk yıllık medya mensupları imiş, adamın destekçileri, cilalayıcıları olan gazetecilermiş.
Yahu Mahatma Gandhi kim, K. kim? Türk tarihinde, artık ister Genelkurmay gibi milattan önce 200 küsur yılından başlatın, ister Göktürk Abidelerini Türk tarihinin başı kabul edin, ister Türkler'in Anadolu'ya ayak basışını milad kabul edin ya da ister 19 Mayıs'la başlatın tarihimizi, o Türk tarihinde değil Gandhi'ye denk, onun tırnağı olacak şahsiyette bir adam çıkmaz.
Elbette Türk tarihinde de bir sürü "adam" vardır, ama Gandhi hüviyetinde birisi yoktur, olmamıştır ve korkarım ki olmayacaktır.
Çok merak eden varsa, açsın Gandhi'nin ne ve kim olduğunu, ne yaptığını, niye "halkın" kendisine Mahatma adını verdiğini öğrensin. "Biz gül ne çiçektir biliriz, tarife ne hacet" diyenlere zaten lafım yok.
Ankara'nın bir gri bürokratını parlatmak için tutup böyle alakasız laflar etmek, hele bir de kendisine halkın Gandhi lakabını verdiğini iddia etmek ucuzluktur, sersemliktir ama en fazla da milleti sersem yerine koymaktır. Yalnız, bu PR çalışmaları artık eski randımanı vermiyor hocam! Ne günlerdi onlar, 60 ihtilaline doğru öyle "solcuları kıyma makinesinde çektiler" yazdı mıydı millet galeyana gelirdi, en kralından ihtilal olur, başbakan asar, bir de hürriyet bayramı ilan edilirdi darbenin sene-i devriyyesi. Geçti cancağızım o günler.
Bunu geçersek, Deus ex Machina mekanizmasını açıklamaya geçebiliriz.
Antik Yunan trajedisinde, eğer senaryo içinden çıkılamayacak, çözüme kavuşamayacak kadar giriftleşirse, tanrılar hop diye sahneye iner, ve olayı "Gordion'un düğümünü" çözer gibi çözermiş. Buna da, deus ex machina denirmiş. Yani, senaryo içinden çıkılmaz hal alınca, tanrıların ya da büyük oyuncuların aracı -yani oyuncu- kullanmayı bırakıp sahaya inmeleri ve kendi çözümlerini dayatmaları mekanizması.
Aslında biz bunu bence K.'nın selefinin videosunda gördük. Baktı ki "tanrılar" bu adamla gidiş kötü, adamın normal, konvansiyonel yollarla gittiği yok, sahaya inip, bir kasetle işi bitirdiler.
Böylece, daha az yıpranmış, allayıp pullamaya, cilaya, lansmana, medya kampanyasına uygun bir ismi -K.- ortaya atmak mümkün olacaktı. Seçmene yedirebilirsen ne ala. Yemiyor mu? Yerine yenisini bulmak kolay. Geçmişte de böyle olmadı mı? Yıpranan isimlerin yerini cilaya muhtaç isimlerle doldurup aylarca PR kampanyaları yapmadılar mı?
Bence, K. yapamayacak, cila tutmayacak. Seçim vakti gelip de sahaya inende, gerçek siyaset ve çözüm bekleyen halk yuvarlak laf değil, iş bekleyecek. Bu nedenle, K. avcunu yalayacak, belki selefi aportta kıs kıs gülerek o günleri bekliyordur ellerini ovuştura ovuştura. Türkiye'de böylece, kafasına göre iş yapan, denetimsiz bir iktidarı siyaseten denetleyecek bir muhalefete yine hasret kalacak.
İşte, uzun yazı dizim bitiyor bu sözlerle:
Tamam şod.
K.'ya Gandhi diyerek güya sağ kesimin bu adamı eleştirdiğini, aslında saçmaladığını yazmıştım. Meğer adama Gandhi adını takan sağ kesim değilmiş, bizim kırk yıllık medya mensupları imiş, adamın destekçileri, cilalayıcıları olan gazetecilermiş.
Yahu Mahatma Gandhi kim, K. kim? Türk tarihinde, artık ister Genelkurmay gibi milattan önce 200 küsur yılından başlatın, ister Göktürk Abidelerini Türk tarihinin başı kabul edin, ister Türkler'in Anadolu'ya ayak basışını milad kabul edin ya da ister 19 Mayıs'la başlatın tarihimizi, o Türk tarihinde değil Gandhi'ye denk, onun tırnağı olacak şahsiyette bir adam çıkmaz.
Elbette Türk tarihinde de bir sürü "adam" vardır, ama Gandhi hüviyetinde birisi yoktur, olmamıştır ve korkarım ki olmayacaktır.
Çok merak eden varsa, açsın Gandhi'nin ne ve kim olduğunu, ne yaptığını, niye "halkın" kendisine Mahatma adını verdiğini öğrensin. "Biz gül ne çiçektir biliriz, tarife ne hacet" diyenlere zaten lafım yok.
Ankara'nın bir gri bürokratını parlatmak için tutup böyle alakasız laflar etmek, hele bir de kendisine halkın Gandhi lakabını verdiğini iddia etmek ucuzluktur, sersemliktir ama en fazla da milleti sersem yerine koymaktır. Yalnız, bu PR çalışmaları artık eski randımanı vermiyor hocam! Ne günlerdi onlar, 60 ihtilaline doğru öyle "solcuları kıyma makinesinde çektiler" yazdı mıydı millet galeyana gelirdi, en kralından ihtilal olur, başbakan asar, bir de hürriyet bayramı ilan edilirdi darbenin sene-i devriyyesi. Geçti cancağızım o günler.
Bunu geçersek, Deus ex Machina mekanizmasını açıklamaya geçebiliriz.
Antik Yunan trajedisinde, eğer senaryo içinden çıkılamayacak, çözüme kavuşamayacak kadar giriftleşirse, tanrılar hop diye sahneye iner, ve olayı "Gordion'un düğümünü" çözer gibi çözermiş. Buna da, deus ex machina denirmiş. Yani, senaryo içinden çıkılmaz hal alınca, tanrıların ya da büyük oyuncuların aracı -yani oyuncu- kullanmayı bırakıp sahaya inmeleri ve kendi çözümlerini dayatmaları mekanizması.
Aslında biz bunu bence K.'nın selefinin videosunda gördük. Baktı ki "tanrılar" bu adamla gidiş kötü, adamın normal, konvansiyonel yollarla gittiği yok, sahaya inip, bir kasetle işi bitirdiler.
Böylece, daha az yıpranmış, allayıp pullamaya, cilaya, lansmana, medya kampanyasına uygun bir ismi -K.- ortaya atmak mümkün olacaktı. Seçmene yedirebilirsen ne ala. Yemiyor mu? Yerine yenisini bulmak kolay. Geçmişte de böyle olmadı mı? Yıpranan isimlerin yerini cilaya muhtaç isimlerle doldurup aylarca PR kampanyaları yapmadılar mı?
Bence, K. yapamayacak, cila tutmayacak. Seçim vakti gelip de sahaya inende, gerçek siyaset ve çözüm bekleyen halk yuvarlak laf değil, iş bekleyecek. Bu nedenle, K. avcunu yalayacak, belki selefi aportta kıs kıs gülerek o günleri bekliyordur ellerini ovuştura ovuştura. Türkiye'de böylece, kafasına göre iş yapan, denetimsiz bir iktidarı siyaseten denetleyecek bir muhalefete yine hasret kalacak.
İşte, uzun yazı dizim bitiyor bu sözlerle:
Tamam şod.
Deus Ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak? Cilt 4
Her seferinde söylemek istediğimi eksik söylüyorum; o nedenle de yazı uzadıkça uzuyor.
K.'ya birisi "Gandhi K." demiş. Sağ medya ve muhalifleri de bunu bir dalga geçme aracı olarak kullanıyorlar. Bu çirkindir, bel altı vuruştur. Zaten K.'ya gelen eleştirilerin çoğunun, K.'nın politikasına değil şahsiyetine (dürüstlük), fiziki görünüşüne (karizmatik değil), kimliğine (Alevi/Kürt) bel altı olduğu aşikardır. Bunun nedeni, siyasetsizliktir.
Türk siyasetinin yıllardır muzdarip olduğu şey, siyasetin politika değil de başka mefhumlar üzerinden yapılması, mahalle kavgası gibi çirkin görüntülerin, seviyesizliğin, her türlü pespayeliğin siyaset adı altında bilinçaltına kazınmasıdır.
Türk sağı uzun süre kendi adına siyaset üretmedi. MHP, CMKP olarak doğduğu günden bu yana hiçbir siyaset üretmedi. Kaba güce dayanan, asıl amacı karşı kampın hedeflerini engellemek olan bir negatif siyaset üretti. Kendine ait fikirleri olmayan kitleler korku siyasetiyle mobilize edildi, birer para-militer mob olarak adam dövme, yaralama, öldürme ve işkence gibi icraatlerde ihtisas edinmeleri sağlandı. Bugün, azalmış bile olsa bu kitle hala böyledir büyük oranda. İçlerinde az sayıda kafası çalışan ise, Dündar Taşer mesela, ya gürültüde kaybolur ya da ömürleri vefa etmez büyük işler yapmaya. Yıllar yılı kontrgerillanın istekli, gönüllü maşası olmuşlardır. Fakat, cümle alem de bunların maşalığını bilir.
İslami kanat, milliyetçi kanada göre teorik tabanı daha sağlam bir harekete sahiptir. Durduğu yer daha bellidir. Seyyid Kutb ve Ahmed Arvasi gibi teorisyenler bunlaraq daha derinlikli bir weltanschauung sunmuştur. Her ne kadar, şiddet meselesinde bunlar da bulaşmış olsa da, MHP çizgisine göre daha oturaklıdırlar. Daha kültürlü adamlar yetiştirmişlerdir. Ama bunlar da, kısmen, tepki siyaseti gütmüştür. Kendi fikirleri kadar tepki saikiyle de işler yapmışlardır.
Gelelim Türk soluna. Bu kadar mistifiye edilmiş, bu kadar abartılmış, bu kadar allanıp pullanmış bir siyasi hareket daha yok Türkiye'de. Faşizan-ırkçı kökenleri anti-emperyalist kisveye büründürülmüş ve eleştirilemez, la yus'el bir ideoloji örüntüsü haline getirilmiş olan Türk solu, daima popülist, elitist, nasyonalist, vesayetçi ve anti-demokratik bir kimliğe sahipti. Serseri goşistlerin kahramanlık adı altında pazarlandığı, ideolojinin anti-entelektüellikle boğulduğu ama kah devletin ideolojik aygıtları kah entelektüel darlığı çeken memlekette köşebaşını tutmuşlukları sayesinde hak kazandıkları Abdurrahman Çelebil sıfatı sayesinde her zaman kendine güzel bir maske takmış olan Türk solu. Proleterya düşmanı Türk solu. Kontrgerillanın maşalığını yapması, çoğu insan tarafından kabullenmek istenmeyen Türk solu.
İşte, Türk siyaseti bu kıskaçlarla bir tepki siyasetine dönüştü. Kısır kavgalar, zaten dışarıdan aparılmış ve az olan fikirler bitince yumruklara sarılan fanatikler Türk siyasetini pespayelik içinde bıraktı.
Bugün, Cumhurbaşkanı'nın karısını taktığı örtüden dolayı eleştiren de, K.'ya dalga geçmek için Gandhi K. diyen de aynı siyasetsizliğin mahsulüdür. Fikirlere birşey dieyecek müktesebata sahip olmayınca, vur bel altına!
Ben, K.'ya fikirleri dolayısıyla muhalefet edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Adamın ifade ettiği ya da ipuçlarını verdiği siyasetinin Türkiye'ye hayır getirmeyeceğine inanıyorum. Karizma eksikliği, yaş, görüntü gibi sübjektif, ve siyaset belirtmeyen eleştiriler benim için çaresizlik ifadesidir.
Son olarak şunu da belirteyim ki, K.'nın hümanist ve dürüst sıvasını altında da aynı siyasetsizliğin var olduğunu düşünüyorum. Türbanı nasıl çözeceğini soranlara verdiği "bunu hep beraber başaracağız, kanunla olmaz" minvalindeki lafları da, siyaseti olmadığını, kuru lafla cevap vermiş gibi yapıp sırasını savmaya çabaladığını gösteriyor. Çıkıp, karşıyım, şundan karşıyım ya da taraftarım, şundan taraftarım diyemeyen, lafı böyle geveler.
Dürüst söylemi de, dikkatleri çekmek isterim, aynı siyasetsizliğin bir sonucudur. Siyasi duruşu karşı tarafın hamlelerine endeksli olan, kendi siyasi duruşuna sahip olmayan insanlar ancak böyle sübjektif ve yüzeysel kavramlarla siyaset yapar, halka elma şekeri dağıtarak onları kandırmaya çalışır.
Farkettim ki, bu yazı gittikçe Tristram Shandy olayına dönmeye başladı.
Bir sonraki yazıya Deus ex machina olayını yazacağım; söz.
K.'ya birisi "Gandhi K." demiş. Sağ medya ve muhalifleri de bunu bir dalga geçme aracı olarak kullanıyorlar. Bu çirkindir, bel altı vuruştur. Zaten K.'ya gelen eleştirilerin çoğunun, K.'nın politikasına değil şahsiyetine (dürüstlük), fiziki görünüşüne (karizmatik değil), kimliğine (Alevi/Kürt) bel altı olduğu aşikardır. Bunun nedeni, siyasetsizliktir.
Türk siyasetinin yıllardır muzdarip olduğu şey, siyasetin politika değil de başka mefhumlar üzerinden yapılması, mahalle kavgası gibi çirkin görüntülerin, seviyesizliğin, her türlü pespayeliğin siyaset adı altında bilinçaltına kazınmasıdır.
Türk sağı uzun süre kendi adına siyaset üretmedi. MHP, CMKP olarak doğduğu günden bu yana hiçbir siyaset üretmedi. Kaba güce dayanan, asıl amacı karşı kampın hedeflerini engellemek olan bir negatif siyaset üretti. Kendine ait fikirleri olmayan kitleler korku siyasetiyle mobilize edildi, birer para-militer mob olarak adam dövme, yaralama, öldürme ve işkence gibi icraatlerde ihtisas edinmeleri sağlandı. Bugün, azalmış bile olsa bu kitle hala böyledir büyük oranda. İçlerinde az sayıda kafası çalışan ise, Dündar Taşer mesela, ya gürültüde kaybolur ya da ömürleri vefa etmez büyük işler yapmaya. Yıllar yılı kontrgerillanın istekli, gönüllü maşası olmuşlardır. Fakat, cümle alem de bunların maşalığını bilir.
İslami kanat, milliyetçi kanada göre teorik tabanı daha sağlam bir harekete sahiptir. Durduğu yer daha bellidir. Seyyid Kutb ve Ahmed Arvasi gibi teorisyenler bunlaraq daha derinlikli bir weltanschauung sunmuştur. Her ne kadar, şiddet meselesinde bunlar da bulaşmış olsa da, MHP çizgisine göre daha oturaklıdırlar. Daha kültürlü adamlar yetiştirmişlerdir. Ama bunlar da, kısmen, tepki siyaseti gütmüştür. Kendi fikirleri kadar tepki saikiyle de işler yapmışlardır.
Gelelim Türk soluna. Bu kadar mistifiye edilmiş, bu kadar abartılmış, bu kadar allanıp pullanmış bir siyasi hareket daha yok Türkiye'de. Faşizan-ırkçı kökenleri anti-emperyalist kisveye büründürülmüş ve eleştirilemez, la yus'el bir ideoloji örüntüsü haline getirilmiş olan Türk solu, daima popülist, elitist, nasyonalist, vesayetçi ve anti-demokratik bir kimliğe sahipti. Serseri goşistlerin kahramanlık adı altında pazarlandığı, ideolojinin anti-entelektüellikle boğulduğu ama kah devletin ideolojik aygıtları kah entelektüel darlığı çeken memlekette köşebaşını tutmuşlukları sayesinde hak kazandıkları Abdurrahman Çelebil sıfatı sayesinde her zaman kendine güzel bir maske takmış olan Türk solu. Proleterya düşmanı Türk solu. Kontrgerillanın maşalığını yapması, çoğu insan tarafından kabullenmek istenmeyen Türk solu.
İşte, Türk siyaseti bu kıskaçlarla bir tepki siyasetine dönüştü. Kısır kavgalar, zaten dışarıdan aparılmış ve az olan fikirler bitince yumruklara sarılan fanatikler Türk siyasetini pespayelik içinde bıraktı.
Bugün, Cumhurbaşkanı'nın karısını taktığı örtüden dolayı eleştiren de, K.'ya dalga geçmek için Gandhi K. diyen de aynı siyasetsizliğin mahsulüdür. Fikirlere birşey dieyecek müktesebata sahip olmayınca, vur bel altına!
Ben, K.'ya fikirleri dolayısıyla muhalefet edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Adamın ifade ettiği ya da ipuçlarını verdiği siyasetinin Türkiye'ye hayır getirmeyeceğine inanıyorum. Karizma eksikliği, yaş, görüntü gibi sübjektif, ve siyaset belirtmeyen eleştiriler benim için çaresizlik ifadesidir.
Son olarak şunu da belirteyim ki, K.'nın hümanist ve dürüst sıvasını altında da aynı siyasetsizliğin var olduğunu düşünüyorum. Türbanı nasıl çözeceğini soranlara verdiği "bunu hep beraber başaracağız, kanunla olmaz" minvalindeki lafları da, siyaseti olmadığını, kuru lafla cevap vermiş gibi yapıp sırasını savmaya çabaladığını gösteriyor. Çıkıp, karşıyım, şundan karşıyım ya da taraftarım, şundan taraftarım diyemeyen, lafı böyle geveler.
Dürüst söylemi de, dikkatleri çekmek isterim, aynı siyasetsizliğin bir sonucudur. Siyasi duruşu karşı tarafın hamlelerine endeksli olan, kendi siyasi duruşuna sahip olmayan insanlar ancak böyle sübjektif ve yüzeysel kavramlarla siyaset yapar, halka elma şekeri dağıtarak onları kandırmaya çalışır.
Farkettim ki, bu yazı gittikçe Tristram Shandy olayına dönmeye başladı.
Bir sonraki yazıya Deus ex machina olayını yazacağım; söz.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Deus Ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak? Cilt 3
İnşallah son cilde geldik çünkü sıkıldım.
K.'yı destekleyenlerin büyük çoğunluğunun neden desteklediğini belirttiğim yazıda, sıradan insanların niye desteklediğini açıklamadım. O da bu yazıda inşallah.
Statükoyu restore edeceği beklentisiyle yerleşik güçlerin desteklediği K., aslında halk nezdinde de desteğe sahip gözüküyor. Bunun bir nedeni, 2. yazıda belirttiğim statükodan nemalanma olabilir. Sıradan insanlar da statülerini mevcut duruma, establishment'a borçlu olabilir. Bu tür bir sürü insan var şüphesiz. Hem bunların hepsi statü düşünerek destek vermiyor. Ancak, yılların endoktrinasyonu sonucunda bu insanlar aslında statükoya hizmet ettiklerini bilmeden, düşünmeden sistem içinde buldukları kovukta tutunmaya çalışıyor. Düşük rütbeli subaylar, astsubaylar, öğretmenler gibi genelde memur olanların durumu bu. Sosyal merdivende daha aşağı basamaklara düşmemek için tek bildikleri doğruya sarılıyorlar. Bu insanlar bundan dolayı suçlanamaz, çünkü bildiklerinin dışında bir Türkiye fikri bu insanları rahat bir şekilde korkutur. Bunlara hak verebilirim nispeten. Kimse toplumdaki iyi kötü konumunu kaybetmek istemez; kaybetmemek için de kendisi de bir kurban olduğu halde sistemin eteklerine yapışır.
Ben esas, genç olduğu, toplumda daha iyi bir yerlere gelme, sınıf atlama ihtimali ve potansiyeli olduğu halde, bu rijit sistemi savunanlara kızarım. Gidip papağan gibi ilkokuldan beri beynine çakılan fikirleri sağda solda şakıyanlardır benim sinirlendiklerim. Yaşlılar sorgulayamazlar. Onların içinde yetiştiği gerçeklik, onlar için tek gerçektir; daha bir alternatif düşünemezler. Gençler için durum farklı olmalıdır.
Pekiyi, iktidar ve iktidar eğilimli basının K. için dediklerine bakarsak ne görürüz?
Birincisi, K.'nın Alevi/Kürt olmasına gönderme yapılması bence bir siyaset değildir. Bir aczin ifadesidir. Bir insanın dini, mezhebi, etnik kimliğinin öcü gibi gösterilmesi tolere edeceğim şey değildir. Çok çok yanlıştır. Fobileri beslemekten başka birşey değildir. "Türban takanlar öcüdür, adam keser" zırvalığını edenlerle aynı safta bulunmaktır. Adam Alevi ise, bunun ekonomi, dış politika, istihdam gibi meselelerle ne alakası var?
İkincisi, K.'nın emekli memur olması meselesi. Evet, bu konuda büyük oranda haklılar. Hesap uzmanı kökenli olduğunu duyduğum K. tıpkı tüm maliyeciler gibi muhafazakardır. Bu adamlar dünyaya tek pencereden bakar; bunlardan iyi muhasebeci olur ama iyi devlet yöneticisi olmaz.
Üçüncüsü, K.'nın karizma eksikliği için: bu doğru olabilirdi, ama K.'nın selefi çok mu karizmatikti? Adamın boyu kısaysa kısa, Özal da kavak boylu değildi. Çirkinlik, zayıflık, kısalık, bunlar hep alakasız şeylerdir. Bence bu minvaldeki eleştiriler tamamen haksız.
Dördüncüsü, K.'nın genç olmaması. Türkiye'de bir obsesyon var. Millet takmış kafayı gençliğe. Genç iyidir, genç yönetici olsun vs. Genç olmak tek başına zannedildiği kadar büyük bir değer ifade etmiyor. Bir insan genç olursa illa ki değişikliklere açık olacak değil; bir yığın örnek var muhafazakar gençlere. Tek başına nasıl kadın olmak birşey ifade etmiyorsa, genç olmak da anlamsız. bakınız Tansu Hanım'a. Ülkenin canına okuyan kendisi değil miydi? Merkel de kadın, ve başarısız. Sarkozy de genç, ama buruşmuş Chirac'ı tercih ederim.
Gelelim dürüstlük meselesine. Birincisi, dürüstlük güzel birşeydir, başlıbaşına bir değerdir. Mıgırdiç Margosyan'ın Tespih Taneleri adlı o harika kitabında bir sahne var. Bir adama, damat adayı olarak bir genci söylüyorlar ve "çok dürüsttür; çalmaz çırpmaz" diyorlar. O yaşlı adam da bunun üzerine bu lafı söyleyenlere kızıyor ve "dürüstlük bir vazifedir; meziyet değildir. Kimse dürüst diye övülemez; dürüst olmak zorundadır her insan." diye cevap veriyordu.
Yani, K.'nın dürüstlüğü aslında çok da birşey ifade etmiyor. Bir anlamda, "bu adam hiç cinayet işlemedi, beyaz kadın ticaretiyle uğraşmadı" demek gibi. Yani adam zaten yapması gerekeni yapmış, olması gereken olmuş. Bunun övülmesi, bundan prim beklenmesi yanlış. En az "çalıyor ama en azından iş yapıyor" demek kadar aptalca. İş yapmak o adamın zaten görevi. İş yapmayacaksa niye var? Bir insan iş yapıyor diye övülür mü? Tıpkı bunun gibi, bir insan dürüst olduğu için övülemez; dürüst olmayıp da ne olacak?
Denebilir ki, dürüstlüğü, rakiplerinin dürüst olmamasına bir gönderme olarak vurgulanıyor. Bu da doğru olmayabilir. Birincisi, burada ben o partiyi veya bu lideri savunmuyorum. Kimseyi ne temize çıkarıyorum, ne de aşağılıyorum. Bunu belirtip şu açıklamaya girmek isterim:
Dürüstlük kavramı da, inanmayacaksınız ama, izafidir. Tıpkı güzel, doğru, yanlış, sevap ve günah mefhumları gibi. İçinde bulunduğunuz paradigma, çerçeveyi oluşturan parametreler, insanın bu kavramlara yüklediği anlamı belirler. İslami toplumda günah olan, ateist ya da animist toplumda nötr, ya da çok doğu ve iyi bir iş olabilir. Burada kötü veya ayıp görülen -mesela kurban bayramında zenginlerin de fakirler gibi kurban eti dağıtılırken sıraya girip et almaya çalışması ve hatta canlı koyundan iki tane isteyip birini de kendisinin kurban edeceğini belirtmesi- bir fiil, başka bir yerde -Senegal- gayet normal karşılanabilir. Türkiye'de yasak olan -ta'addüd-ü zevcat- başka toplumda teşvik ediliyor olabilir. Dürüstlük kavramını da bu şekilde düşünmeli.
Dünya görüşümüz, bu kavramlara yüklediğimiz anlamı ya da bu kavramların sınırlarını belirliyor. Örneğin, CHP'liler için cumhurbaşkanı veya başbakanın yurtdışı gezisine işadamlarının katılması, aynı uçakta, hatta resmi uçakta, bunların seyahat etmesi gayrı-dürüst bir harekettir. Liberal görüşe göre ise, bu çok normaldir; olması gerekendir, tamamen dürüstçe bir davranıştır. İlkine göre siyasetçi işadamından uzak durmalıdır; ikincisine göre ise siyasetçi işadamı için vardır. Çünkü işadamı kazanınca vergi verir, istihdam yaratır, harcama ile tüketimi artırır ve ekonominin çarklarını çevirir.
Bu pencereden bakınca K. şüphesiz ki bürokratik dürüstlüğün sembolüdür. Bir bakıma, acımasızca toplumu standartlaştırmaya, birazcık farklı düşüneni "devletin ideolojik aygıtlarının" cenderesine sokmaya yeminli gri takım elbiseli adamlardan biridir K. "Yemeyeceğim; yedirmeyeceğim" derken, insanlara dürüstlük kadar ekonomik devletçiliği, Ecevit'in köykent zırvalıklarını ve kendisi hortumlamadığı halde destekçilerinin iştiha ile katıldığı 1997-2001 arası ideoloji soslu hortumlama orjisini de hatırlatıyor.
İşte bu nedenle, ben K.'nın Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu lider olmadığını düşünüyorum.
Ya Deus Ex Machina kısmı ne olacak? O da fourth volume'a kaldı.
K.'yı destekleyenlerin büyük çoğunluğunun neden desteklediğini belirttiğim yazıda, sıradan insanların niye desteklediğini açıklamadım. O da bu yazıda inşallah.
Statükoyu restore edeceği beklentisiyle yerleşik güçlerin desteklediği K., aslında halk nezdinde de desteğe sahip gözüküyor. Bunun bir nedeni, 2. yazıda belirttiğim statükodan nemalanma olabilir. Sıradan insanlar da statülerini mevcut duruma, establishment'a borçlu olabilir. Bu tür bir sürü insan var şüphesiz. Hem bunların hepsi statü düşünerek destek vermiyor. Ancak, yılların endoktrinasyonu sonucunda bu insanlar aslında statükoya hizmet ettiklerini bilmeden, düşünmeden sistem içinde buldukları kovukta tutunmaya çalışıyor. Düşük rütbeli subaylar, astsubaylar, öğretmenler gibi genelde memur olanların durumu bu. Sosyal merdivende daha aşağı basamaklara düşmemek için tek bildikleri doğruya sarılıyorlar. Bu insanlar bundan dolayı suçlanamaz, çünkü bildiklerinin dışında bir Türkiye fikri bu insanları rahat bir şekilde korkutur. Bunlara hak verebilirim nispeten. Kimse toplumdaki iyi kötü konumunu kaybetmek istemez; kaybetmemek için de kendisi de bir kurban olduğu halde sistemin eteklerine yapışır.
Ben esas, genç olduğu, toplumda daha iyi bir yerlere gelme, sınıf atlama ihtimali ve potansiyeli olduğu halde, bu rijit sistemi savunanlara kızarım. Gidip papağan gibi ilkokuldan beri beynine çakılan fikirleri sağda solda şakıyanlardır benim sinirlendiklerim. Yaşlılar sorgulayamazlar. Onların içinde yetiştiği gerçeklik, onlar için tek gerçektir; daha bir alternatif düşünemezler. Gençler için durum farklı olmalıdır.
Pekiyi, iktidar ve iktidar eğilimli basının K. için dediklerine bakarsak ne görürüz?
Birincisi, K.'nın Alevi/Kürt olmasına gönderme yapılması bence bir siyaset değildir. Bir aczin ifadesidir. Bir insanın dini, mezhebi, etnik kimliğinin öcü gibi gösterilmesi tolere edeceğim şey değildir. Çok çok yanlıştır. Fobileri beslemekten başka birşey değildir. "Türban takanlar öcüdür, adam keser" zırvalığını edenlerle aynı safta bulunmaktır. Adam Alevi ise, bunun ekonomi, dış politika, istihdam gibi meselelerle ne alakası var?
İkincisi, K.'nın emekli memur olması meselesi. Evet, bu konuda büyük oranda haklılar. Hesap uzmanı kökenli olduğunu duyduğum K. tıpkı tüm maliyeciler gibi muhafazakardır. Bu adamlar dünyaya tek pencereden bakar; bunlardan iyi muhasebeci olur ama iyi devlet yöneticisi olmaz.
Üçüncüsü, K.'nın karizma eksikliği için: bu doğru olabilirdi, ama K.'nın selefi çok mu karizmatikti? Adamın boyu kısaysa kısa, Özal da kavak boylu değildi. Çirkinlik, zayıflık, kısalık, bunlar hep alakasız şeylerdir. Bence bu minvaldeki eleştiriler tamamen haksız.
Dördüncüsü, K.'nın genç olmaması. Türkiye'de bir obsesyon var. Millet takmış kafayı gençliğe. Genç iyidir, genç yönetici olsun vs. Genç olmak tek başına zannedildiği kadar büyük bir değer ifade etmiyor. Bir insan genç olursa illa ki değişikliklere açık olacak değil; bir yığın örnek var muhafazakar gençlere. Tek başına nasıl kadın olmak birşey ifade etmiyorsa, genç olmak da anlamsız. bakınız Tansu Hanım'a. Ülkenin canına okuyan kendisi değil miydi? Merkel de kadın, ve başarısız. Sarkozy de genç, ama buruşmuş Chirac'ı tercih ederim.
Gelelim dürüstlük meselesine. Birincisi, dürüstlük güzel birşeydir, başlıbaşına bir değerdir. Mıgırdiç Margosyan'ın Tespih Taneleri adlı o harika kitabında bir sahne var. Bir adama, damat adayı olarak bir genci söylüyorlar ve "çok dürüsttür; çalmaz çırpmaz" diyorlar. O yaşlı adam da bunun üzerine bu lafı söyleyenlere kızıyor ve "dürüstlük bir vazifedir; meziyet değildir. Kimse dürüst diye övülemez; dürüst olmak zorundadır her insan." diye cevap veriyordu.
Yani, K.'nın dürüstlüğü aslında çok da birşey ifade etmiyor. Bir anlamda, "bu adam hiç cinayet işlemedi, beyaz kadın ticaretiyle uğraşmadı" demek gibi. Yani adam zaten yapması gerekeni yapmış, olması gereken olmuş. Bunun övülmesi, bundan prim beklenmesi yanlış. En az "çalıyor ama en azından iş yapıyor" demek kadar aptalca. İş yapmak o adamın zaten görevi. İş yapmayacaksa niye var? Bir insan iş yapıyor diye övülür mü? Tıpkı bunun gibi, bir insan dürüst olduğu için övülemez; dürüst olmayıp da ne olacak?
Denebilir ki, dürüstlüğü, rakiplerinin dürüst olmamasına bir gönderme olarak vurgulanıyor. Bu da doğru olmayabilir. Birincisi, burada ben o partiyi veya bu lideri savunmuyorum. Kimseyi ne temize çıkarıyorum, ne de aşağılıyorum. Bunu belirtip şu açıklamaya girmek isterim:
Dürüstlük kavramı da, inanmayacaksınız ama, izafidir. Tıpkı güzel, doğru, yanlış, sevap ve günah mefhumları gibi. İçinde bulunduğunuz paradigma, çerçeveyi oluşturan parametreler, insanın bu kavramlara yüklediği anlamı belirler. İslami toplumda günah olan, ateist ya da animist toplumda nötr, ya da çok doğu ve iyi bir iş olabilir. Burada kötü veya ayıp görülen -mesela kurban bayramında zenginlerin de fakirler gibi kurban eti dağıtılırken sıraya girip et almaya çalışması ve hatta canlı koyundan iki tane isteyip birini de kendisinin kurban edeceğini belirtmesi- bir fiil, başka bir yerde -Senegal- gayet normal karşılanabilir. Türkiye'de yasak olan -ta'addüd-ü zevcat- başka toplumda teşvik ediliyor olabilir. Dürüstlük kavramını da bu şekilde düşünmeli.
Dünya görüşümüz, bu kavramlara yüklediğimiz anlamı ya da bu kavramların sınırlarını belirliyor. Örneğin, CHP'liler için cumhurbaşkanı veya başbakanın yurtdışı gezisine işadamlarının katılması, aynı uçakta, hatta resmi uçakta, bunların seyahat etmesi gayrı-dürüst bir harekettir. Liberal görüşe göre ise, bu çok normaldir; olması gerekendir, tamamen dürüstçe bir davranıştır. İlkine göre siyasetçi işadamından uzak durmalıdır; ikincisine göre ise siyasetçi işadamı için vardır. Çünkü işadamı kazanınca vergi verir, istihdam yaratır, harcama ile tüketimi artırır ve ekonominin çarklarını çevirir.
Bu pencereden bakınca K. şüphesiz ki bürokratik dürüstlüğün sembolüdür. Bir bakıma, acımasızca toplumu standartlaştırmaya, birazcık farklı düşüneni "devletin ideolojik aygıtlarının" cenderesine sokmaya yeminli gri takım elbiseli adamlardan biridir K. "Yemeyeceğim; yedirmeyeceğim" derken, insanlara dürüstlük kadar ekonomik devletçiliği, Ecevit'in köykent zırvalıklarını ve kendisi hortumlamadığı halde destekçilerinin iştiha ile katıldığı 1997-2001 arası ideoloji soslu hortumlama orjisini de hatırlatıyor.
İşte bu nedenle, ben K.'nın Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu lider olmadığını düşünüyorum.
Ya Deus Ex Machina kısmı ne olacak? O da fourth volume'a kaldı.
Deus Ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak? Cilt 2
Bir yandan dedim ki, Kılıçdaroğlu'nun vaatleri yeni, açılımcı, rahatlatıcı, Türkiye'nin ve dünyanın dinamiklerine uygun değil. Öte yandan, medyada ve kamuoyunda Kılıçdaroğlu -yazının geri kalanında K. olarak zikredilecektir- bayağı bir destekçi buldu, insanlar K.'ya ciddi ciddi umut bağladı, efkar-ı umumiye kendisinden büyük beklenti içine girdi. Bunlar birbiriyle çelişmiyor mu? Eğer adam yeni bir söylem geliştirmediyse, bu neyin umudu?
Bir defa, şimdi söyleyeceklerim K.'nın adı, kimliği, kişiliği ve duruşundan bağımsızdır. Onun yerine başka birisi de olsa geçerli bu söyleyeceklerim. K. özelinde söylenecekleri sonra söyleyeceğim.
Ülkenin en büyük medya patronu ve ondan maaş alan gazeteciler ile televizyoncular, ülkenin en büyük baskı/çıkar gruplarından birini oluşturan bir "işadamları klübünün" mensubu olan, Türkiye'nin en zengin, en köklü aileleri, sokaktaki alelade adamlar, saçına şuradaki gibi fön çektiren angaje teyzeler filan... Bunların ortak noktası, ortak talebi ne olabilir ki hep birden K.'ya umut bağladılar?
Elindeki muhteşem medya-tv gücünü apoletlilerin emrine amade kılan, yıllar yıllar önce kurgulanmış seks kasetleri ile hükümet deviren patron, elbette ister ki medyadaki gücü siyaseti etkilemeye devam etsin. Pijamkayla başbakan karşılamaya, emrindeki köşe yazarlarıyla başbakan azarlamaya berdevam. Mahkemenin -haklı ya da haksız biçimde- kendisine kestiği yüklü meblağdaki vergi cezasını ödemesin. İşler eskisi gibi tıkırında gitsin ister.
Gazeteciler, televizyoncular, bundan yıllar önce, anayasa kitabı krizi sırasında parlatmaya çalıştıkları lider adaylarından istedikleri randımanı alamamışlar, arzu ettiklerinden bambaşka bir hükümet teşekkül etmişti. O hükümet de iyi kötü, doğru yanlış birtakım işler yaptı, ama her yaptığı bu gazetecileri rahatsız etti. Bir bakıma sınıf kavgası idi ama bir bakıma avanta kavgası da verdiler.
İşadamlarının kavgası ise tamamen sofra kavgası. İstedikleri gibi at koşturan, devlete sırtını dayayıp güya "burjuva" olan beyzadeler, sofrada kendine de tabak ve yer isteyen, sofranın sakinlerinin yediğinden yemek isteyen "newcomer"ları istemiyor. Ama bir defa ok yaydan çıktı; sermaye Anadolulu muhafazakar, ama sırtını devlete daha az dayayan, şimdilik küçük sermaye sahibine akıyor.
Asker, her zamanki gibi etkili olmak, Ergenekon'un ve yaptıkları "icraatlerin", yedikleri haltların üstünü kapatmak istiyor.
İşte bu nedenledir ki kaç gündür medyada K. güzellemesi seyrediyoruz. İşte bu nedenledir ki K.'nın selefi çok çabuk gözden çıkarıldı.
Olay K. olayı değil, zemininin kaybeden, statüsünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan oligarşinin mevzisini koruma refleksidir. Bu refleksin şu an sarıldığı dal K.'dır.
Yani burada iş, "hubb-u Ali değil; buğz-u Muaviye" diye tabir edilen olaydır. K.'nın kimliği değil, K.'nın karşısındakilerin kimliği ve icraatleridir ona gösterilen teveccühün sebebi. Bu nedenle K.'dan beklenen de mevcut hükümetin yaptıklarını tersine çevirmektir.
CHP'nin klasik dünya görüşü de zaten anti-liberal, anti-demokrat, faşizan, dirijist, paternalist, vesayetçi, şefçi, tek-partici, elitist, korporatist, katı laik, pozitivist, nasyonalist, merkantilist ve santralist olduğu için, destekçilerin isteklerine ve taleplerine uymaktadır. Başka bir destekçi, mesela Abdüllatif Şener, yine taleplere bir miktar uyardı ama bu daha pragmatik bir desteği beraberinde getirir, tarafların dünya görüşleri bu kadar uyuşamazdı. K., kendisinden beklenenleri yapmasını sağlayacak ideolojik donanıma/eğilime/endoktrinasyona sahip biri. Daha kısacası, başarılı bir devşirme örneği.
Pekiyi, K.'ya karşı mahalleden gelen eleştiriler ne yönde? Haklı mı bu eleştiriler?
O da öbür yazıya...
Bir defa, şimdi söyleyeceklerim K.'nın adı, kimliği, kişiliği ve duruşundan bağımsızdır. Onun yerine başka birisi de olsa geçerli bu söyleyeceklerim. K. özelinde söylenecekleri sonra söyleyeceğim.
Ülkenin en büyük medya patronu ve ondan maaş alan gazeteciler ile televizyoncular, ülkenin en büyük baskı/çıkar gruplarından birini oluşturan bir "işadamları klübünün" mensubu olan, Türkiye'nin en zengin, en köklü aileleri, sokaktaki alelade adamlar, saçına şuradaki gibi fön çektiren angaje teyzeler filan... Bunların ortak noktası, ortak talebi ne olabilir ki hep birden K.'ya umut bağladılar?
Elindeki muhteşem medya-tv gücünü apoletlilerin emrine amade kılan, yıllar yıllar önce kurgulanmış seks kasetleri ile hükümet deviren patron, elbette ister ki medyadaki gücü siyaseti etkilemeye devam etsin. Pijamkayla başbakan karşılamaya, emrindeki köşe yazarlarıyla başbakan azarlamaya berdevam. Mahkemenin -haklı ya da haksız biçimde- kendisine kestiği yüklü meblağdaki vergi cezasını ödemesin. İşler eskisi gibi tıkırında gitsin ister.
Gazeteciler, televizyoncular, bundan yıllar önce, anayasa kitabı krizi sırasında parlatmaya çalıştıkları lider adaylarından istedikleri randımanı alamamışlar, arzu ettiklerinden bambaşka bir hükümet teşekkül etmişti. O hükümet de iyi kötü, doğru yanlış birtakım işler yaptı, ama her yaptığı bu gazetecileri rahatsız etti. Bir bakıma sınıf kavgası idi ama bir bakıma avanta kavgası da verdiler.
İşadamlarının kavgası ise tamamen sofra kavgası. İstedikleri gibi at koşturan, devlete sırtını dayayıp güya "burjuva" olan beyzadeler, sofrada kendine de tabak ve yer isteyen, sofranın sakinlerinin yediğinden yemek isteyen "newcomer"ları istemiyor. Ama bir defa ok yaydan çıktı; sermaye Anadolulu muhafazakar, ama sırtını devlete daha az dayayan, şimdilik küçük sermaye sahibine akıyor.
Asker, her zamanki gibi etkili olmak, Ergenekon'un ve yaptıkları "icraatlerin", yedikleri haltların üstünü kapatmak istiyor.
İşte bu nedenledir ki kaç gündür medyada K. güzellemesi seyrediyoruz. İşte bu nedenledir ki K.'nın selefi çok çabuk gözden çıkarıldı.
Olay K. olayı değil, zemininin kaybeden, statüsünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan oligarşinin mevzisini koruma refleksidir. Bu refleksin şu an sarıldığı dal K.'dır.
Yani burada iş, "hubb-u Ali değil; buğz-u Muaviye" diye tabir edilen olaydır. K.'nın kimliği değil, K.'nın karşısındakilerin kimliği ve icraatleridir ona gösterilen teveccühün sebebi. Bu nedenle K.'dan beklenen de mevcut hükümetin yaptıklarını tersine çevirmektir.
CHP'nin klasik dünya görüşü de zaten anti-liberal, anti-demokrat, faşizan, dirijist, paternalist, vesayetçi, şefçi, tek-partici, elitist, korporatist, katı laik, pozitivist, nasyonalist, merkantilist ve santralist olduğu için, destekçilerin isteklerine ve taleplerine uymaktadır. Başka bir destekçi, mesela Abdüllatif Şener, yine taleplere bir miktar uyardı ama bu daha pragmatik bir desteği beraberinde getirir, tarafların dünya görüşleri bu kadar uyuşamazdı. K., kendisinden beklenenleri yapmasını sağlayacak ideolojik donanıma/eğilime/endoktrinasyona sahip biri. Daha kısacası, başarılı bir devşirme örneği.
Pekiyi, K.'ya karşı mahalleden gelen eleştiriler ne yönde? Haklı mı bu eleştiriler?
O da öbür yazıya...
18 Mayıs 2010 Salı
"Deus ex Machina; ya da Cila Tutmazsa Ne Olacak?" Birinci Cilt
Bugünlerde Kemal Kılıçdaroğlu'nun adı çok sık telaffuz ediliyor. CHP Başkanlığına adaylığını koydu çünkü. Karşı çıkanlar, destekleyenler... Kürt, Alevi, Dersimli kimliğini öne çıkaranlar, bu kimliğini bastırmaya çalışanlar. Ne yapacağından çok ne olduğu veya olmadığıyla ilgileniyor insanlar. Dürüst ve memur yine Kılıçdaroğlu'nun adıyla beraber telaffuz edilen kimlik belirleyen kelimeler.
Şüphesiz ki kimliğimiz hareket alanımızı kısıtlıyor, belirliyor ama yine de kimlikten bağımsız bir hareket alanımız da mevcut. Ya da şöyle diyebiliriz ki, kimliğimizin belirleyicilikte rol oynamadığı ya da az rol oynadığı sahalar da mevcut.
Şu an Türkiye'de bulunmadığım için Kılıçdaroğlu ne dedi, hangi konuda ne düşünüyor, ne yapmayı vaat ediyor, bilmiyorum. Ancak, az sayıda gazeteyi takip ediyorum ve Ekşi Sözlük'ten konuyla ilgili yazılanları okuyorum. Genel bir fikre sahibim.
Sözlük'te yazıldığına göre kendisi Kürt meselesi, AB ve ekonomiye dair birtakım politika ipuçları vermiş. Demiş ki, AB'ye sorarız, bizi istiyor musunuz diye; İstiyorlarsa tamam, istemiyorlarsa Hindistan, Çin ve Rusya ile üçlü ittifak gibi birşeylere yöneliriz. Eğer bunları dediyse, kendisi MHP ve mainstream CHP'nin bu konudaki fikirlerini aynen tekrar etmiş. Bu cephede yeni birşey yok. Açıkça AB'ye hayır diyemiyor, böyle milli onur sosuna bulandırılmış bir istemezükçülük yapıyor. AB kriterlerini istemiyorum, AB'ye de karşıyım ama bunu ben söylemem, Avrupalı'ya söyletip seçmene "bak, biz istiyoruz ama bunlar bizi istemiyor" mesajı verecek.
Kürt meselesinde de Kürt kimliğine ve devletçe 80 yıldır ihlal edilen bireysel haklara hiç değinmeden, bölgeye devletin fabrika kuracağını, orada sorunun ekonomi olduğunu iddia etmiş. Bu da klasik dirijist, vesayetçi, şefçi, paternalist, korporatist ve solidarist tek-parti politikalarına geri dönüş sinyalleri vermek demek. Böylesi bir ekonomik indirgemecilik 1930'larda da 1950'lerde de Türkiye'ye büyük zarar verdi. Haydi o zaman ufuk dardı vs. Ama aynı zırvalar 21. yüzyılda yenirse ödenecek fatura çok kabarır. Diyarbakır cezaevi, kotrgerilla, zorunlu göç, baskı gibi devletin "hayırlı" icraatleri neticesinde bugün Kürt meselesi bu kadar giriftleşmiştir. Kılıçdaroğlu bu konuda suspus.
Yukarıdaki paragrafla bağlantılı olarak, Kılıçdaroğlu öğrencilere bol bol yurt vaat etmiş. Gümrük birliğinden de çekilmekten bahsetmiş. Çok tanıdık laflar, tanıdık bir zihniyet. İsmet İnönü, Recep Peker ve Şükrü Saraçoğlu el sallıyor!
Kapalı bir ekonomi, malımızı alanın malını alırız merkantilizmi, devlet güdümünde iktisat, devletleştirme furyası, tepeden inmecilik, elitizm. 1920'lerin ortasından bu yana Türkiye'nin canına okuyan o kabuğuna çekilmecilik çirkin başını bir kez daha gösteriyor.
Vaktinde Boğaz'a köprü yaptırmamak için saçmalayanlara gün doğdu. Fakirlikte eşitlenmeyi, tesviye makinesinden çıkmışçasına yontulmayı arzulayan varsa buyursun oraya.
Kılıçdaroğlu'nun söylemi, bu bilgiler ve doneler ışığında, bilindik Kemalist söylemden öteye gitmiyor. Bir yenilik yok şimdilik. Peki,millet niye durduk yere gaza geldi öyleyse, eğer söylem değişmediyse?
Uykum geldi, onun da cevabını yarın vereyim.
Şüphesiz ki kimliğimiz hareket alanımızı kısıtlıyor, belirliyor ama yine de kimlikten bağımsız bir hareket alanımız da mevcut. Ya da şöyle diyebiliriz ki, kimliğimizin belirleyicilikte rol oynamadığı ya da az rol oynadığı sahalar da mevcut.
Şu an Türkiye'de bulunmadığım için Kılıçdaroğlu ne dedi, hangi konuda ne düşünüyor, ne yapmayı vaat ediyor, bilmiyorum. Ancak, az sayıda gazeteyi takip ediyorum ve Ekşi Sözlük'ten konuyla ilgili yazılanları okuyorum. Genel bir fikre sahibim.
Sözlük'te yazıldığına göre kendisi Kürt meselesi, AB ve ekonomiye dair birtakım politika ipuçları vermiş. Demiş ki, AB'ye sorarız, bizi istiyor musunuz diye; İstiyorlarsa tamam, istemiyorlarsa Hindistan, Çin ve Rusya ile üçlü ittifak gibi birşeylere yöneliriz. Eğer bunları dediyse, kendisi MHP ve mainstream CHP'nin bu konudaki fikirlerini aynen tekrar etmiş. Bu cephede yeni birşey yok. Açıkça AB'ye hayır diyemiyor, böyle milli onur sosuna bulandırılmış bir istemezükçülük yapıyor. AB kriterlerini istemiyorum, AB'ye de karşıyım ama bunu ben söylemem, Avrupalı'ya söyletip seçmene "bak, biz istiyoruz ama bunlar bizi istemiyor" mesajı verecek.
Kürt meselesinde de Kürt kimliğine ve devletçe 80 yıldır ihlal edilen bireysel haklara hiç değinmeden, bölgeye devletin fabrika kuracağını, orada sorunun ekonomi olduğunu iddia etmiş. Bu da klasik dirijist, vesayetçi, şefçi, paternalist, korporatist ve solidarist tek-parti politikalarına geri dönüş sinyalleri vermek demek. Böylesi bir ekonomik indirgemecilik 1930'larda da 1950'lerde de Türkiye'ye büyük zarar verdi. Haydi o zaman ufuk dardı vs. Ama aynı zırvalar 21. yüzyılda yenirse ödenecek fatura çok kabarır. Diyarbakır cezaevi, kotrgerilla, zorunlu göç, baskı gibi devletin "hayırlı" icraatleri neticesinde bugün Kürt meselesi bu kadar giriftleşmiştir. Kılıçdaroğlu bu konuda suspus.
Yukarıdaki paragrafla bağlantılı olarak, Kılıçdaroğlu öğrencilere bol bol yurt vaat etmiş. Gümrük birliğinden de çekilmekten bahsetmiş. Çok tanıdık laflar, tanıdık bir zihniyet. İsmet İnönü, Recep Peker ve Şükrü Saraçoğlu el sallıyor!
Kapalı bir ekonomi, malımızı alanın malını alırız merkantilizmi, devlet güdümünde iktisat, devletleştirme furyası, tepeden inmecilik, elitizm. 1920'lerin ortasından bu yana Türkiye'nin canına okuyan o kabuğuna çekilmecilik çirkin başını bir kez daha gösteriyor.
Vaktinde Boğaz'a köprü yaptırmamak için saçmalayanlara gün doğdu. Fakirlikte eşitlenmeyi, tesviye makinesinden çıkmışçasına yontulmayı arzulayan varsa buyursun oraya.
Kılıçdaroğlu'nun söylemi, bu bilgiler ve doneler ışığında, bilindik Kemalist söylemden öteye gitmiyor. Bir yenilik yok şimdilik. Peki,millet niye durduk yere gaza geldi öyleyse, eğer söylem değişmediyse?
Uykum geldi, onun da cevabını yarın vereyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)